10°C
ANKARA HAVA DURUMU10°C Parçalı Bulutlu
İLETİŞİM 0 312 5281010

Araştırma Yazıları

Gelard

Yüzler, Yüzeyler, İnsanlar ve Mekânlar Prof. Dr. İsmet Emre

- +
Yüzler, Yüzeyler, İnsanlar ve Mekânlar  Prof. Dr. İsmet Emre

 

Yüzey yapının çirkinliği örtemediği bütün nesneler kötü görünür. Mimarisi kötü bir şehirde yaşamak, iskeletler arasında dolaşmak gibidir. Düzgün ve kişilikli bir mimari fizyolojinin, onun üzerine bindirilmiş ince işçilik karakterin, işlevsellik ise dünya görüşünün ve yaşama bakışın yansımasıdır. Soyut olanlar dâhil bütün güzel şeyler öz ile biçim uyumundan kaynaklanır. Güzelliğin vazgeçilmez özelliklerinden biridir özün biçimde kendini göstermesi. Bir yemeğin lezzetini görüntüsü ele verir, bir insanın itimat telkini yüzünden anlaşılır. Bir şehrin kimliğini mimarisi ve onun etrafında şekillenen aksesuarları, parkları, bahçeleri, hatta o park ve bahçelerin içinde yeşeren çiçekleri yansıtır. Nasıl ki kendisini görmediğiniz halde telefonda konuştuğunuz insanın cinsiyetini, yaşını tahmin ediyor, kimliği hakkında belli bir kanaat sahibi oluyorsanız, gözleriniz kapalı bir şekilde bırakıldığınız bir şehrin hakkında da öncesinde hiçbir şey bilmediğiniz halde sadece mekânlarına bakarak karar verebilirsiniz. Göstergeler temsil edilenin bizzat kendisidir.

İnsan gözü ışığa ayarlı olduğu için güzeli arar, bulur ve sever. Çirkin yüzeyden hoşlanmaz. Çirkin yüzey, uyumsuzlukla, işlevsizlikle, kendini inkârla ilgilidir.  Çirkin yüzey, özüne yabancılaşmış biçim görüntüsünden başka bir şey değildir. Çirkinlik olgusal ve spontanelikten ziyade, doğrudan bozulmaya dair bir eşiktir. Bozulma ise varoluş gerekçesine uzak düşmekten başka bir şey değil. Bu sebeptendir ki nesneler dünyasında çirkin olarak algılayacağımız hemen bütün şeyler özünü temsil etmeyenlerdir. Su, toprak, ateş, hava ve bunlar arasında ortaya çıkan bütün mayalanmalar ile onların somut hali olan nesneler yüzey yapılarından derinlerini ne kadar iyi yansıtırlar ise göze o kadar hoş, yüzey yapıları derin yapılarını gizleme adına kendine ne kadar yabancılaş ise göze o nispette nahoş görünür. Çirkinlik yorar. Sebebi bellidir: Kopukluk hissi verir, bağlamından kopuşu işaret eder ve uzaklaşmaya dairdir ve insan bunlardan hiçbirini sevmez. Sıyak ve sıbaka bakar. Her durumda, tanıdığı insanı nasıl geçmişiyle bilmek, tanık olduğu olayın öncesini öğrenmek isterse yaşadığı şehrin de o şehrin sokaklarını, caddelerini de geçmişiyle bilmek ister. Bütün bunlardan dolayı, şehir mimarisi ve çevre düzenlemesi birinci dereceden şehrin geçmişini yansıtacak göstergelerle donatılmalıdır. İkinci derecede, o göstergelerin hemen yanı başında tarih dokusunu zedelemeyecek kimlikte yapılar ve geleceği güvence altına alacak, nefes alınacak boşluklar bulunmalıdır. Modern insanın şehir hayatından bunalmasının en belirgin sebebi mimari ve çevre düzenlemesine dair çirkinlikler ise ikinci sebebi de hiç kuşkusuz insanların nefes alabileceği doğal boşluk alanlarının bulunmayışıdır. Bugün şehirlerimizde bir asansör psikolojisi yaşanmaktadır, parklar, bahçeler, yollar tıkış tıkıştır. İnsanın özgürce boşluğu görebileceği alanlar sınırlıdır. Sadece şehirler mi kalabalıktır? Hayır, mimari de üst üste bindirilmiş ve aralarında mesafe bırakılmamış şekilde tasarlanmıştır. Bir mekânla öteki arasında neredeyse hiç boşluk yoktur. Birbirine yapışık iki insan birbirinin nefesinden rahatsız olur da birbirine bitişik iki duvar nemini ötekine hissettirmez mi? Günümüz mimarisinde öyle bir sıkışıklık var ki çirkinliği geçtik, mahremiyet duygusu da yok edilmiştir. Daha çok insanı içine sığdırmanın aracına dönüştürülen devasa binalarda ince duvarlardan sesler sızıp öteki evlerin tavanlarından aşağı inmektedir. Yatay mimariyi ve mimaride güzel yüzeyi özendiren bir medeniyet çocuklarının dikey mimari konusunda dünyanın geri kalanını oldukça geride bırakması ne kadar da hazindir. Çirkinlik sadece yüzey sarkması değildir çünkü aynı zamanda maruz kalınan bir hastalıktır da.

Her medeniyetin kendine özgü bir yüzey yapı oluşturma biçimi vardır. Evler, bağlar, bahçe sınırları, çitler, giysiler, hatta cümle kurguları ve davranışlara giydirilen elbiseler yüzey yapının farklı kategorilerdeki sunumlarıdır. Meseleye böyle bakınca şehirlerin medeniyet kostüm odası, mekânların medeniyet elbisesi, sokak ve caddelerin de o elbiselerin koruduğu anatominin bizzat kendisi olduğu söylenebilir. Her ikisi de yakışıksızdır: Bozuk anatomide çirkin elbise, düzgün anatomide buruşuk giysi… Şehirlerimiz derhal anatomik büzüşmeden kurtarılmalıdır. Sadece araç olarak kullanılan evlerden, ofislerden, bürolardan, mağazalardan ibaret bir mimari kurgusu yerine eski bedesten misyonunu üstlenmiş alanlar inşa edilmelidir. Bu manada Türkiye’nin yüz akı mimarlarından Prof. Dr. Haluk Pamir öncülüğünde kurulan Gelard Derneği koşulsuz desteklenmeli ve onun misyonu Türkiye’nin mimari yol haritasına dönüştürülmelidir. Gözle gökyüzü arasındaki bütün tavanlar sökülüp atılmalı, alışverişin doğal sonucu olan dinlenme mekânları daha huzur verici şekilde tasarlanmalıdır. Yeni mimarinin her hattı konuşmalı, bir şeyler söylemeli, fısıltıyla bile olsa insanla temas kurmalıdır. Suskunluğa davet eden duvarlardan ne hayır gelir?

Yapay çirkinlik doğal çirkinlikten daha korkutucudur. Ve her korkutucu yüzey, insandaki itimat telkinini yaşama sevinci eksikliğine tahvil ediyor. Belli bir estetiği olmayan bir mağara ile insan eli marifetiyle oluşturulmuş çirkin bir bina arasındaki en belirgin fark, birincinin her şeye rağmen doğallıktan kaynaklı belli bir masumiyeti ifade ederken ikincinin yapay kötülüğünün insanın derisini yararak iliğe kadar soğukluk aşılamasıdır. Aslında Tanrı elinden çıktığı için doğal çirkinliğin bile kendine göre bir ışık barındırdığı söylenebilir. ‘Çirkin insan yoktur’ sözü biraz da bunu imler. Kaktüs de güzeldir yerine göre, zehirli yılana bakıldığında da bir güzellik öğesine rastlanabilir. Yapaylık zeminine geçince çirkinlik bir anda korkutucu bir hal almaktadır. Her durumda plastikten üretilmiş bir fare gerçeğinden daha ziyade korkutur insanı, daha soğuk gelir… İçinde hayat emaresi bulunmayan, yaşamaya olanak tanımayan bütün biçimsizlikler ölümü aşarak cesedi hatırlattıkları için insanı ürpertirler. Günümüz mimarlarının buradan çıkaracakları ders açıktır: Doğalı taklit ederken doğala kısa devre yaptıracak bütün kıvrımlardan uzak durmak… Her yüzey, her çizgi, her oyuk, her burgaç, her çentik mutlaka bir anlam içermeli ve içindeki yaşama hevesi kendini belli etmeli. Donuk, kendine bile faydası olmayan yüzey yapıların insana ve insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur.

Kötü hissediş sebeplerinden biri de kötü mimarilerdir. Doğası olarak göz belli bir düzen, belli bir perspektif ve belli bir geometriye ayarlanmıştır. Amorf bütün yapılar gözü yorar. Nasıl ki bütünü tamamlamayan parça, bütünün üstüne yığılmış fazlalık, bütünden kopmuş uç gözün kötülüğü ise birbirinin aynı ve devamı olan yüzeyler de göze zarar verir. Güzellik için olduğu kadar mimari için de estetik ölçüsü bütünün içine yerleştirilmiş hoş ayrıntılardır. Ama çoğu zaman olduğu gibi iç dışı yansıttıktan, belli bir kişilik olduktan sonra yüzeyin çirkinliklerinin de çok bir önemi kalmaz. Kimliğin bizatihi kendisi güzellikle ilgili olduğundan, bazen şekil olarak hoş görünmeyen bir yapı, belli bir tarihi, inancı, estetik anlayışı yansıttığı için insana güzellik hissi verebilir. Burada da yapılması gereken her şehrin belirleyici öğesinin tespit edilip mimari dokusu ile çevre düzenlemesinin o kimliğe uygun şekilde düzenlenmesidir. O şehrin kendine özgü toprağı, kumu, taşı, özel dekorasyonları, üretim ve kültürlerinden kaynaklı semboller yeni ve özgün bir mimarinin başlangıç noktası olabilir mesela.

Günümüzde, görünür en büyük mutsuzluk sebeplerinden biri şehirlerin yaygın çirkinliğe fırsat verme, kelimenin bütün anlamıyla çirkinliğin kolektif şuurun bir parçasına dönüşmesidir. Aslını ne kadar başarıyla temsil ederse etsin yapay her üretim doğası itibariyle çirkindir zaten… Her gün, uyandığınız odadan tutun da yürüdüğüz yola kadar, dinlenmek için durup bir nefes çay içtiğiniz bir yol üstü kafesinden tutun da mesai tükettiğiniz devlet dairesine kadar, çocuklarınızı götürdüğünüz parklardan tutun da mesire yerlerine kadar gözünüzü rahatsız eden sayısız mimari kımıltısı ruhunuzu oyup duruyor. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın zaten bundan daha kötüsü ‘yapının’ sınırlarına dâhil olmamalı diye düşündüğünüz sayısız mimari var ortada yazık ki. Birincilerinin beş yüz kişi olduğu bazı sınavlardaki gibi ‘çirkin mekânlar sıralaması’ yapılsa aynı anda yüzlercesinin seçileceği oldukça ironik betonarme yapılar, stratejiler, sözüm ona eserler… Ağlamalı mı gülmeli mi bilmiyor insan bu duruma/drama… Oysa ne harika mimarlarımız var bizim. Baktığı her yere malzemesiz konaklar yerleştiren güzel bakışlı ne mimarlar… Lütfen şehirlerimizi bir derdi olan mimarlara bırakın, bir davası olan, bir istikameti; göz kapaklarını kapatırken bile kirpiğinden önce yapmakta olduğu eserinin rüyalarını gölgelediği düşçü mimarlara… İltifatta ‘müteahhit’ ile ‘mimar’ yer değiştirince bahada ‘estetik’ ile ‘inşa’ da yer değiştiriyor ne yazık ki. Ve şehir kent oluyor ve kent, kentsel dönüşüm yolcusu…

Sağlam ve estetik bir mimari, iç dünyası sağlam ve görüşü incelikli mimarlardan çıkar. İncelikli mimarları ise inceliğe ayarlanmış toplumlar yaratır. İnceliğe ayarlanmış her toplumsal kurgu belli bir dünya görüşü, şahsiyeti olan ama aynı zamanda bu şahsiyeti incelikle buluşturan bir gündelik yaşama sahiptir. Gündelik yaşamın estetikleştirilmesinin başlangıç noktası gündelik yaşama fon teşkil eden şehir mimarisinin dizaynıdır. Ve o mimarinin sağlam bir mimara ve o mimarın harika bir çocukluğa ve o çocuğun bolca vakti olan bir anneye ve o annenin sağlıklı bir çevreye ihtiyacı var, duyurulur…

 

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.