15°C
ANKARA HAVA DURUMU15°C Parçalı Bulutlu
İLETİŞİM 0 312 5281010

Araştırma Yazıları Arşivi

Gelard

Bir Mekan Hümanizması Modeli Olarak İnegöl İshak Paşa Külliyesi / Doç. Dr. Hacı Mustafa Açıköz

- +
Bir Mekan Hümanizması Modeli Olarak İnegöl İshak Paşa Külliyesi / Doç. Dr. Hacı Mustafa Açıköz

Külliyeler, bizim medeniyet birikimimizin (Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı) çok boyutlu ve bütünleşik, dini, sosyal ve kültürel hizmet
ortamlarıdır. Günümüz ifadesiyle külliyeler, model
bir sosyal hizmetler yumağı ve merkezidir. Hem kentsel
tasarım açısından hem de mimarileriyle kentsel kültür
varlıkları olarak kabul edilmeleri medeniyetimizin geleceğini
kurgulama açısından çok önemlidir… Külliyeler,
Batılıların 1960’larda öne çıkardığı kentsel “megastrüktür”
arayışlarının insana duyarlı alternatiflerdir. Batı mimarisinin
özellikle Hollandalılar tarafından yine aynı tarihlerde
geliştirilmiş olan “yapısalcı” yaklaşımın temelleridir.” (Pamir,
2016a: 1-9).
İnsan anlam, önem ve işlevini bir mekânda bulur.
Çünkü insan varlıktalığını bir mekânda sergiler. Bu serginin
aktif öznesi kendi olup sergi nesneleri de onun
eserleridir. Bu yönüyle insan eserleriyle bir mekânda var
olmaktadır. Bunun için diğer varlıkların aksine insan
ölünce geriye sadece onun eseri kalır ve bu eserlerle
anılır. Bu yüzdendir ki, dünyada özellikle İslam dünyasında
“vakıf” ve “hayrat” anlayış ve müesseseleri vardır.
Yani insan için dünyada ölümsüzlüğün yolu geride kalan
insanlara vakıf ve hayrat eserleri bırakmaktan geçmektedir.
Bu da ancak bireysel ve kurumsal olarak yapılabilir.
Bu eserleri ortaya koymanın amacı insana ve insanlığa
hizmettir. Bu da ancak bir sorumluluk, ödev, empati, diğergâmlık,
hoşgörü, saygı vb. anlayış ve hümanizmasına
sahip olup bunların gereğini yerine getirmekle mümkündür.
Çünkü eser müessirinin zihnini, ruhunu ve duygularını
ve bunların düşünsel bileşkesi olan dünya görüşü ve felsefesini
yansıtır.
Diğer taraftan doğanın, dünyanın ve evrenin kendisi
ve başta insan olmak üzere yaratılmış (canlı veya cansız)
bütün varlıklar bir varlık ve kendi bireysel zaman ve mekânlarının
yaşayan varlıktalık şaheserleridir. Bu yönüyle
bütün mevcudat evren galerisinde kendini yine kendi fıtrî
doğasal nitelikleri gereği sergilemektedir. Yaratılmış mevcudatlar
alanında durum böyleyken Yaratan cephesinde
de durum farklı değildir. Şöyle ki, eğer tasavvufî anlayış
ve bakış açısıyla ifade edecek olursak; mevcudatın bânîsi
Allah (c.c.), varlıktalık tecellisini 99 ismi-i celili ile ortaya
koymaktadır. Bu yüzden tasavvufta “kenzü’l- mâfî” anlayışı
esas alınır: “Ben, gizli bir hazine idim bilinmek ve tanınmak
istedim onun için evreni ve insanı yarattım”. Bu
nedenle insandan kendini, diğer insanları, doğayı, dünyayı,
evreni ve bütün mevcudatı “kendini bilen Rabbini
bilir; Rabbini bilen kendini bilir” ilkesi gereği bu 99 İlahi
ismin açılımı çerçevesinde okuyup yaşaması; yaşayarak
diğerlerine anlatması beklenir. Kaldı ki insan, Yaratıcı tarafından homo sapiensler arasından seçilmiş kendisine
ilahi ruh (akıl, irade ve vicdan) üflenmesi sonucu emanetçi
akıl hamalı müstakbel “homo Muslimus”luk adayıdır.
Bu anlatım da Mevlâ’nın eserleri olup 99 ismin tecellisi
sonucu meydana gelen insanın kendisinin, doğanın,
dünyanın, evrenin ve bütün mahlukatın yani eserlerin
üzerinden okuma yapmak esastır. Bu da ancak insanı
kendinin, doğanın, evrenin ve yaratıcısının bilgisine ulaştıracak
hikmetle ve onun zorunlu bileşenleri olan ilim,
ilahiyat, sanat ve felsefe yapmakla mümkün olur. Bu hikmetli
birikim ve donanımla insanın düşünmesi, söylemesi
ve eylemesi beklenir. Böylece, düşünce süzgecinden geçirilen
“ka’al” (söylem), “hâl” (eylem) ile örtüşmelidir. Yani
insan genelde eylemeleri ile konuşmalı; özelde ise eserleri
ile konuşmalıdır; hatta ileri aşamada müessir insanın konuşmasına
gerek kalmaz çünkü onun adına hayatında
ve ölümünde eserleri konuşur. Çünkü o, bütün mevcudat
içersinde seçilmiş bir homo Muslimus olduğunun bilincindedir.
Öyleyse asıl olan geriye gök kubbede hoş bir
sada bırakmanın yanı sıra bir de bu şekilde konuşan
eserler bırakmaktır.
Nitekim bırakılan eserler zemininde bu ilkenin toplumsal
seviyede belli bir mekân(lar)a ve zaman(lar)a
koşut işlevselleştirilmesinin bir adı da uygarlıklardır. Genelde
uygarlık: İnsanın doğuştan beraberinde getirmeyip
sonradan doğaya kattığı maddi ve manevi eserler (ürünler)
dir. Bu eserlerin maddi türünden oluşan kısmına maddi
uygarlık manevi türünden olan kısmına da manevi kültür
veya uygarlık denir. (Küyel, 1978: 97-180) Bu kültürlerin
veya uygarlıkların düşünsel dokusu belli bir zaman ve
mekâna koşut ferdin bireysel, toplumsal, kültürel hayatları
zeminlerinde onların yapısal, anlamsal ve işlevsel rengini
de belirler. Bizim örneğimizde eserin adı genelde “külliye”
ve özelde “İshak Paşa Külliyesi” olup, bir mekân hümanizması
modeli olarak nitelenip, bizim kendi felsefi kameramızdan
veya objektifimizden onun yansısı “aidiyet”,
“hizmet” ve “biz” duygularının
mekâna (İnegöl özel mekânına)
nakşı bağlamında yitik marka
İnegöl İshakpaşa külliyesine olarak
görülür ve gösterilir.
Ayrıca eser-müessir bağlamında
mekân-insan ilişkisini
oluşturan ontolojik öğeleri şöylece:
Eser, müessir, mekân, insan,
zaman, içsel ve dışsal şartlar
olarak sayabiliriz. “Varlık –
Düşünce – Dil” , (Küyel, 1978: 97-180) veya “Nesne –
Zihin – Kavram” varlıktalık sırasını dikkate alacak olursak,
varlık alanında olup dille veya yazıyla ifade edilen bir
eser öncelikle bir müessirin (onu meydana getiren bir
sanatçının, ustanın, öznenin) zihninde bir düşünce, fikir,
taslak, proje olarak var olmalıdır. Sonra hangi tür ve cinsten
olursa olsun şekillendirilip orta- ya konmalıdır. İşte
bu ortaya koyma işleminin öncesi, şimdisi ve sonrasındaki
kişi, aktif olan müessir (özne, sanatçı, mimar, usta, kalfa,
çırak vb.) bir de bu yönüyle özel bir önem arz eder.
Çünkü eser-müessir ilişkisindeki diğer ontolojik öğeleri
veya bileşenleri çekip çeviren ve anlamlı bir proje içinde
eser formunda ortaya koyan aktif, özgün, özgür ve akıllı
kişidir.
Nitekim bu aklî ve iradî donanımlarına sebep müessir
aktif, etken ve belirleyici unsurken diğer ontolojik
öğeler edilgen ve tamamlayıcı unsurlardır ama bir eserin
kendisinin, kompozisyonunun, planının, projesinin, olmazsa
olmaz yapı taşlarıdır. Evet hangi türden olursa
olsun eser, işin kalitesini, derinliğini, işlevini ve önemini
sergiler ama müessirden yani meydana getiricisinden
müstakil düşünülüp bağımsız ele alınamaz. Malum, bütün
bu nitelemeler aynı zamana müessire de aittir ama bunlar
eser üzerinden okunur. İşte bu yüzdendir ki, Mimarbaşı
Koca Sinan’ı mimari deha, müessir yapan eserlerinin ta
kendisidir. Bizim külliyeler durumunda eser-müessir ilişkisini
oluşturan öğelerin ontolojik statüleri simgesel, sembolik,
öznel, idesel olmayıp nesnel yani maddi türdendir.
Başka bir ifadeyle, işte şu (İnegöl İshak Paşa Külliyesi)
külliyedir diye işaret edip ontolojik alanda gösterebileceğimiz
maddi bir karşılıkları vardır.
Peki o işaret edilen yapının külliye olduğunu, yani
varlıktalığını ve işlevini nereden ve nasıl bileceğiz? Bu
bilmedeki ölçüt, metot ve araçlarımız nelerdir? Bu iki sorunun
cevap arayışı bizi varlıktalık sırasının epistemolojik
okunması bu ontolojik öğelerin kavramsal ve bilgi zemininde ele alınmasıyla yüzleştirir. Çünkü bunlara ilişkin
varlıklar (eserler, objeler, nesneler) özne müessirin zihnindeki
birer kavrama veya kavramlar yumağına karşılık
gelirler. Bu kavramlarda karşılık geldikleri varlıkları temsil
ederler. Örneğin, İshak Paşa Külliyesi = Şu özel zaman
diliminde (1486 yılında) ve şu özel mekânda (İnegöl’de)
yer alan, “külliye” kavramıyla ifade edilen, şu kişi (İshak
Paşa) tarafından şu ustaya (müessire) yaptırılan şu esere
(varlığa, nesneye, yapıya veya yapılar topluluğuna) “İshak
Paşa Külliyesi” denir. Bu sıralamanın tersten okuması
da bizi yine külliyenin epistemolojik okuması verilerine
ulaştırır. Genelde külliye kavramının özelde İshak Paşa
Külliyesi ifadesinin işlevsel açıklamalarını epistemolojik
sorular ve bunlara verilen cevaplar vasıtasıyla ulaşmak
mümkündür.
Varlığını düşüncede bilip dil vasıtasıyla dışa vurduğumuz
külliye değer olarak ne ifade eder? Külliyelerin
işlevselleştirilmesinin etiksel veya değer boyutu nedir?
Bu etiksel değer boyutunun bireysel, toplumsal ve kültürel
hayata yansıları nasıl açıklanabilir? Soruları, eser-müessir
ilişkisinin etiksel boyutunun ortaya çıkmasına yardımcı
olurlar. Külliyeler hizmet, yardımlaşma, diğergâmlık değerlerini
bireylere birimleri vasıtasıyla ulaştırarak topluma
ve toplumsal ekonomik, dînî, eğitim, sağlık alanlarda
katkı sağlama ahlaki misyonunu hayrat anlayışı ve vakıf
uygulamasıyla yaparlar. İşte bu yüzdendir ki, Türk-İslam
Dünyası’nın dünya görüşü ve ahlak anlayışı bu uygulamaya
temel teşkil eden şu ilkelerde kendini gösterir: “Her
Şey İnsan İçin, İnsan da Kulluk İçin”, “İnsanı Yaşat ki,
Devlet Yaşasın; Devleti Yaşat ki İnsan / İnsanlık / Ümmet
Yaşasın”; ve “Halka Hizmet Hakka Hizmet; Hakka Hizmet,
Halka Hizmettir”. Ayrıca bu ilkeler İslam hümanizmasının
da ana omurgasını oluşturur.
Eser-müessir ilişkisinin estetik boyutunu anlamamıza
şu ana soru yardımcı olabilir: Şu eserin (külliyenin)
herhangi bir sanatsal değeri veya estetik yönü var mıdır,
yok mudur? Bizim burada özce cevabımız, Külliyelerimiz:
Medeniyeti bakımından “çağlar üstü bir hümanizma ve
sosyal hizmetler modelidir”; ve ayrıca mimarisi bakımından
“bir medeniyet ruhu ve şehirler silueti/ ikonudur” tespitimizi
hatırlatmak olacaktır. Öte yandan, Pamir’e (2016b)
göre, “külliyelerin eser-müessir ilişkisi bağlamında bir de
özellikle çevre psikolojisi alanı ilkeleri açısından da incelenmesi
gerekir.”

1. İnegöl Tarihi

Tarihi açıdan ele alındığında Yakut, şu tespitleri yapar:
“İnegöl üzerine yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik
bulgulardan İnegöl ovasında İ.Ö. 3000 yılından itibaren
yerleşme olduğu anlaşılmaktadır. Elde edilen
bilgilere göre İ.Ö. 2000 yılında bu bölgenin daha çok batısının
gelişim alanı içinde kaldığını göstermektedir. Bilinebildiği
kadarıyla Anadolu’ya ilk gelen (Hititler) M.Ö.
1900 yılları ile 2000 yılları arasında yaşamışlardır. Çanakkale
ve İstanbul Boğazları sınır olmak üzere İnegöl
de bu sınırlar içinde Eti hâkimiyetinde kalmıştır. M.Ö 7.
yüzyılda Trakya’da yaşayan Bithyn’ler… buralara göç etmişlerdir.
M.Ö. 546 yılında Lidya Kralı Kroisas, Pers ordularına
yenilince, M.Ö 435 tarihine kadar Persler tüm
bölgeye hâkim olur. Büyük İskender’in kurduğu Makedonya
İmparatorluğu’nun zaman içinde parçalanması
üzerine de İnegöl, Bergama Krallığı’nın eline geçer. M.
Ö. 2. yüzyılın sonlarında Bursa ve çevresi Bergama Krallığı’yla
beraber Roma hâkimiyeti altına girmiş ve Romanın
bir vilâyeti olmuştur. Angelakoma, İnegöl’ün Bizanslılar
dönemindeki adıdır. Gölbaşı veya küçük göl anlamlarına
gelmektedir. Bazı araştırmacılara göre ise, Angelin elçilik
yapan melek yani Cebrail anlamına geldiği ifade edilmektedir.”
(Yakut, 2006: 22-23)
İnegöl’ün fethine gelince: “Selçuklular ve beylikler
döneminde Anadolu baştanbaşa siyasi çalkantı ve otorite
boşluğunun acısını hissederken, Osman Bey kendi yerleşim
alanına yakın Bizans köy, kasaba ve kentlerine
akınlarda bulunarak İnegöl’ün fethi yolu hazırlanmıştı.
Nitekim Kulaca Hisarı’nın fethi (1287), üzerine telaşlanan İnegöl ve Karacahisar tekfurları Osmangazi’ye karşı ittifak
oluştururlar. Her iki taraf, Erice (İkizce) denilen mevkide
karşılaşırlar. Burada yapılan savaşta düşman bozulur,
İnegöl tekfurunun kardeşi müttefiklerin kumandanı Phlatos
öldürülmüş, harbi Osman Bey kazanmıştır. (M.1287)
Ardından Osman Gazi mühimce bir kuvvet ile Angelakoma’ya
doğru hareket eder. Akıllı ve ani bir baskınla İnegöl
tekfuru Nikola ile birçok muhafız öldürülür. Kısa zaman
sonra Karacahisar (İnönü Kalesi) fethedildi. Bilecik kolaylıkla
alınırken Osman Bey sonra Yarhisar Kalesi’ni
zaptetti. Turgut Alp, Angelakoma kalesini kuşattı ve yaklaşık
14 yıl süren uğraştan sonra kale alındı, böylece
İnegöl fethedildi. Bundan sonra Osman Bey, İnegöl ve
dolaylarının yönetimini silah arkadaşı Turgut Alp’e verdi.”
(Yakut, 2006: 23-24)

2. Genel Olarak Külliyeler

Selçuklu ve Osmanlılarda bir cami ile birlikte kurulan
medrese, türbe, muvakkithane, aşhane, darüşşifa, hamam,
sebil, çeşme, çarşı vb. yapıların oluşturduğu dinsel
ve toplumsal merkezler olan külliyeler; topluma hizmet
amacıyla yapılan yapılar topluluğudur. Külliyeler, merkezinde
cami olmak üzere eğitim, sağlık, dini ve ticari yapılardan
meydana gelebilir. Öte yandan Çobanoğlu, külliye
maddesi makalesinde şunları yazar: “Külliye, değişik fonksiyonlardaki
birkaç yapının bir arada yer alması ile oluşan
binalar topluluğu. Kısaca külliye olarak adlandırılan önemli
yapı topluluklarına zaman içinde manzûme, hey’et, imâret,
site, imâret sitesi, kompleks gibi isimler de verilmiştir.
Genellikle bir cami etrafında gelişen külliyelerin bazen
medrese, ticarî bir yapı veya türbe çevresinde şekillendiği
de görülmektedir. Devlet yönetiminin en üst kademesinde
olan kişilerle bunların eşleri ve çocukları, yönetimin çeşitli
kademelerinde bulunan vezir, bey, paşa, sadrazam
gibi devlet ricâliyle halktan hayır sahibi
zenginler tarafından bu sosyal tesisler halka
hizmet amacıyla yapılmıştır.” (Detaylı bilgi
için bakınız Çobanoğlu, 1963: 543)
Külliyenin tarihçesine gelince: “Bizim
medeniyetimizde İslâmiyet’in ilk devrinden
başlayarak camiyle bütünleşen birçok fonksiyonu
bulunan Medine’deki Mescid-i Nebevî
bu anlamda bir külliye gibi çok fonksiyona
sahipilk yapı olarak değerlendirilebilir. Emevîler
ve Abbâsîler zamanında yaygın biçimde
ele alınan ve kaleyi andıran korunaklı
bir alan içinde bulunan saray ve saraya bağlı
pek çok birimden oluşmuş yapı toplulukları
mevcuttur. Karahanlı ve Gazneli ile Anadolu dışındaki
Selçuklular’da görülen ve “ribât” olarak tanınan yapılar
çok fonksiyonlu düzenleriyle geniş teşkilâtlara sahiptir.
Anadolu’da bu durum sultan hanları ve diğer kervansaraylarla
sürmüştür. Zengî, Eyyûbî ve Memlükler’de medrese,
cami, türbe birleşiminden oluşan yapılar Anadolu’da
Selçuklu çağı medreselerinde bir birim mescid, bir birim
de türbe şeklinde düzenlenerek devam eder.” (Çobanoğlu,
1963:543)
Öte yandan Çobanoğlu, külliyelerin detaylı bir kronolojik
dökümünü yapar: “Külliyelerin Türk-İslam kültüründe
olgusal zemine taşınmasının Anadolu’da en erken
tarihli örnekleri Artuklular’da görülmektedir. XII. yüzyılın
ilk çeyreğinden günümüze ulaşan Mardin Emînüddin Külliyesi,
Mengücüklüler devrinden Divriği Ulu Camii, Dârüşşifâsı
ve Türbesi (1288) ile ilk yapısı Danişmendli devrine
kadar inen Kayseri Kölük Camii, Medresesi ve
Hamamı birer külliye programı içinde ele alınmış yapılardır.
Cami ve medresenin birleşmesi, Selçuklu döneminde
Kayseri Hacı Kılıç (1249) ve Amasya Gök Medrese
Camii ile devam etmiştir. Konya Küçük Karatay Mescidi
ve Medresesi (1248) dışında Akşehir Taş Medrese (1250)
medrese, mescid, türbe ve Konya İnce Minareli Medrese
(1260-1265) medrese-mescid birleşmesine sahip yapılar
olarak görülmektedir. Kayseri Çifte Medrese ile (1205-
1206) Sivas Şifâhiye Medresesi (1217) benzer türde olup
tıp medresesi, şifâhâne ve mezar yapılarından meydana
gelmektedir. Kayseri’de Hunad Hatun Külliyesi (1237-
1238) cami, medrese, kümbet, hamam; Konya’da Sâhib
Ata Külliyesi (1283) cami, türbe, hankah, sebil, hamam
gibi yapılarıyla Selçuklu devrinden büyük kapsamlı külliyeler
olarak dikkat çekmektedir.” (Çobanoğlu, 1963: 543) Selçuklu geleneğini devam ettirmekle
birlikte yeni denemelerin de ele alındığı Beylikler
devrinde külliye inşaları devam etmiştir.
Osmanlı döneminde sayıları artarak devam
eden külliyeler önceki örneklere göre daha
çok sayıda yapıyı bünyesinde barındırmaktaydı.
“Bânilerin oluşturduğu zengin vakıflar
sayesinde bu külliyeler uzun süre fonksiyonlarını
aksatmadan sürdürmüş, devletin imar
ve iskân siyasetiyle çeşitli yerlerin bu vakıf programları
sayesinde şenlendirilmesi sağlanmıştır. Topluma faydalı
hayır kurumları kazandırma düşüncesiyle ele alınan külliyeler
inşa edildikleri yere uygun olarak birçok ihtiyacı
karşılamaktaydı. Cami, medrese, türbe, mektep, tabhâne,
imaret (yemekhane, mutfak, kiler, fırın), dârüşşifâ, han,
çarşı, dükkânlar, hamam, sebil, çeşme, muvakkithâne,
evler, odalar, ahır vb. yapıların çoğunu veya bir kısmını
bünyesine alan külliyelerle şehirler gelişmiş, menziller
üzerinde inşa edilenlerin etrafında yeni yerleşimlerin oluşması
sağlanmıştır. Bu dönemde XIV. yüzyıl içinde İznik’te
(1334) ve Bursa’da (1339-1340) Orhan Gazi külliyeleri,
Bursa’da Hudâvendigâr Külliyesi (1385’ten önce), Mudurnu
(1382), Bolu ve Bursa’da (1390- 1395) Yıldırım
Bayezid külliyeleri inşa edilmiştir. Bursa Yeşil Cami Külliyesi
(1414-1424), Bursa (1424-1426) ve Edirne’de
(1426) Murâdiye külliyelerini örnek verebiliriz. (Çobanoğlu,
1963: 543)
Diğer taraftan külliyelerde konaklama hizmeti, temel
hizmet sunum alanlarından biri olup tabhanelerde (konaklama
mekânlarında) yapılmaktaydı. Genellikle imaret
ile birlikte planlanan, şehir içinde yolcuların misafir edildiği
yapılardır. Kervansaraylar, şehirlerarası yolların üzerindeki
durak yerlerinde veya yol üzerindeki yerleşim alanlarında
inşa edilen genel konaklama yerleridir. Bunlar: “Bir avlu
çevresindeki dükkan, depo ve odalar ile meydana gelen
plan şemasına sahiptir. Ayrıca yolcuların çeşitli ihtiyaçlarını
karşılayan kunduracı, nalbant, baytar gibi görevliler
için hizmet mekânlarının bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tekke ve zaviyeler ise daha çok kitlelerin eğitimini ve
mensuplarının nefs terbiyesini hedef alan kuruluşlardır.
Özellikle büyük külliyelerde görülen darüşşifalar, tam teşekküllü
hastanelerdir. Şifahâne, mâristan, bimâristan,
dârüssıhha, darülâfiye, me’menül-istirahe, dârüttıb veya
bimârhane olarak da adlandırılan darüşşifalar, hem hastaların
tedavi edildiği hastane hem de tıp mezunlarının
uygulama yaptıkları tıp fakültesi mahiyetindedir. Hasta
yatakhaneleri, eczahane, hamam, tuvalet gibi birimlerin
yanında bakıcıların ve tabiplerin odaları, ameliyathane
gibi mekânların da bulunduğu düşünülmelidir.” (Ramazanoğlu,
2008: 333-344)
Ramazanoğlu’na göre: “Külliyelerin, dinsel olanla
olmayanın, kamusal ile özelin iç içe geçtiği ve bugünün
bakışıyla çelişkili gibi görülebilecek bir yapısı vardır. Kalıcı
hayır yapmak sebebiyle “öldükten sonra hayır defterinin
kapanmayacağı” inancının ve “hayırlı dua ile anılmak”
arzusunun, külliye inşasını teşvik ettiği göz önünde tutulmalıdır.
Öte yandan, yaptıranın kimliğinin ve finans
gücünün külliyelerin inşaat programını etkilediği dikkati
çeker. Her biri birer şehir ikonu durumundaki külliyeler,
dönemin zihniyet yapısını yansıtan ürünlerdir 13. 16.
yüzyıl külliyeleri, tıpkı III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinin
kışlaları, Abdülaziz döneminin saat kuleleri, hükümet konakları,
adliye binaları gibi, bulundukları beldelerde, hatta
ıssız kervan yolları üzerinde, devletin gücünü ve merkezi
otoritesini simgeleyen yapılardır.” (Ramazanoğlu, 2008:
333-344) Bütün bu veriler bize göstermektedir ki, külliyeler
bölgesel özellikler arz etmesine rağmen küresel işlev ve
etkilere sahiptir. Bu nedenle rahatlıkla “külliyelerin, İslam
Dünyası’nın küresel uygarlığa katkısı bir sosyal hizmet,
medeniyet ve hümanizm projesi eserleridir” genellemesini
yapabiliriz.
3. İnegöl İshak Paşa Külliyesi
İnegöl İshak Paşa Külliyesi’nin takdimine geçmeden
önce, külliyenin banisi İshak Paşa’nın kimliği hakkında
kısaca bilgi verelim. Böylece bânîden esere geçiş yapabilelim.
“Bursa Kütüğü’ne göre İshak Paşa, İnegöllü İbrahim
Ağa’nın oğludur. Halil Bey, Şadi Bey, Mustafa Çelebi,
Piri Çelebi ve İbrahim Bey adlarında beş oğlu ile
Hafsa Hatun ve Fahrun-Nisa Hatun isimli iki kızı vardır.
İsfendiyar Bey’in kızı Tacün-Nisa Sultan Hatun ile evlenmiştir.
Damadı Gedik Ahmet Paşa’dır.” (Ölçer, 2010: 3)
Yakut, onu şöyle anlatır: “İshak Paşa kabiliyeti ve istidadı
sayesinde yükselerek Bosna Beylerbeyi olmuş, bilahare
birçok valiliklerde bulunduktan sonra sadaret (Başbakan)
mevkiine yükselmiştir… II. Murad’ın hazinedarbaşlığını,
nezaretle Anadolu beylerbeyliğini, Rumeli beylerbeyliğini,
Kubbenişin Vezirliği (Bakan), II. Murad’la beraber Varna ve II. Kosova muharebelerinde Fatih Sultan Mehmet
(1451-1481) ile de İstanbul’un fethinde en mühim vazifelerinden
birini yaparak birlikte savaşmıştır. Birçok eyalet
valiliklerinde ve bilhassa Bosna beyliği döneminde kudret
ve liyakatini dostuna ve düşmanına gösterdiğinden 1470
yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından o zamanın en
büyük devlet memuriyeti olan Vezir-i Azamlığa (Başbakan)
tayin edilerek bu görevini 2 yıl sürdürmüştür. Sultan
Murat tahtını II. Mehmet’e bıraktığı zaman vezir İshak
Paşa’yı kendisiyle Manisa’ya götürmüştür. İstanbul’un
fethinden sonra ikinci kez vezir-i azam olarak atanmış,
II. Bayazid’in hükümdarlığı sırasında yine vezir-i azam
olmuştur.” (Yakut, 2006: 25-26)
Öte yandan, “İshak Paşa devlet hizmetleri arasında
sosyal ve kültürel sahalara yönelik Edirne, İstanbul, Selanik,
Kütahya, Ankara ile Bursa’nın İne- göl ilçesinde,
cami, medrese, imaret, zaviye ve çeşmeler de yaptırdı.
1483 tarihinde eceliyle vefat etmeden önce yaptığı vasiyet
gereği, İnegöl’e getirilerek kendi adını taşıyan camiinin
ön tarafına gömüldü. Yol genişletilmesi ve çevre düzenlemeleri
çalışmaları nedeniyle mezarı 1937 yılında hanımı
Tacünnisa Sultan Hatun için yapılan türbenin içine kapının
karşısına taşınmıştır. Türbenin rûmîler ve kum saatleriyle
süslü ayaktaşları muhteşemdir. Türbede kitabe yoktur.
İshak Paşa Camii’nin güneybatısında yer alan Tâcünnisa
Türbesi’nin de bugün kitabesi bulunmamaktadır.” (Yakut,
2006: 26)


İshak Paşa’nın memleketi İnegöl’e yaptığı diğer
hizmetlere gelince bunlar şöylece sıralanabilir: “1- 15
odalı ve büyük bir dershaneli medrese, 2- Bir imaret, 3-
İshak Paşa Camii, 4- Bir hamam, 5- Şehre bol miktarda
su ge- tiren pek çok çeşme 6- Kethüdası Sinan Ağa’ya
bu hizmetlerin ifasında sarf edilecek akarların düzenlenmesini,
ayrıca yeni hizmetler yapılmasını, okullar açılmasını
her türlü sosyal çalışmalara girilmesini öğütlemiştir.
Bütün bu hizmetlerin karşılanabilmesi için ülkenin dört
bir yanından gelir getirecek akarlar İshak Paşa’nın 1468
tarihli vakfiyesi ve Tacünnisa Sultan Hatun’un vakfiyelerinde
belirtilmiştir. İmaret yıkılıp kaybolmuştur. Burada
örnek olması bakımından imarette pişecek yemeklerle
hademe tahsisatını belirten bir bilgi vermekle yetineceğiz:
“Vakıf sorumlusuna günde 15 dirhem, şeyhe 5 dirhem,
imama 4 dirhem, aşçılara 4 dirhem, ekmekçilere 3 dirhem,
cüz okuyacak hafızlara 1’er dirhem, kandilciye 2 dirhem,
hancıya 1 dirhem, kâtibe 5 dirhem, tahsildara 5 dirhem,
odun için 6 dirhem, et için 40 dirhem, ziyafet için 10 dirhem,
(verilen rakamlar günlüktür) imarette pişecek aş
için her gün 2 kile buğday, ekmek için her gün 6 kile
undan ibarettir.” (Yakut, 2006: 26-27)
Şimdi bânînin takdiminden sonra eserinin takdimini
yapabiliriz ki bu eser, İnegöl’de XV. yüzyılın ikinci yarısında
inşa edilip şehrin merkezini oluşturan bir külliyedir.
Karakaya – Çobanoğlu (1963) yazdıkları “İshak Paşa
Külliyesi” maddesinde ona dair şu tespitlerde bulunurlar:
“Külliye ile İshak Paşa’nın diğer vakıfları hakkında geniş
bilgi veren vakfiye, Şubat 1486 tarihli olup buna Mayıs
1487 tarihinde bir ek yapılmıştır. Bu vakfiyede belirtilen
cami, medrese, türbe, imaret, han ve ahırlardan oluşan
külliyeden imaret, han ve ahırlar günümüze ulaşmamış
olup mimarileri hakkında bilgi yoktur. İnşa kitâbesi bulunmayan
cami vakfiyeden anlaşıldığına göre, 1468-
69’tan önce tamamlanmıştır. Plan itibariyle zâviyeli/tabhâneli
gruba dahil olan camide yan mekânlar eyvanlı
olarak düzenlenmiştir. Yapının taş ve tuğla kullanımı ile
oluşan almaşık örgülü duvarları altta sivri hafifletme kemerleri
altında dikdörtgen, üstte sivri kemerli iki sıra pencerelere
sahiptir. Camide mihrap ekseninde yer alan iki
birimden kuzeydeki daha geniş olup üzeri üçgenlerle geçişi
sağlanmış kubbe ile örtülmüştür. Bu kubbenin tepesinde
mukarnaslı aydınlık feneri, kasnağında ise güney
tarafı hariç üç yönde birer sivri pencere yer almaktadır.
Mihrap yönündeki birim kuzeydekine göre biraz küçük
tutulmuştur ve burası da prizmatik üçgenlerle geçişi sağlanmış
kubbe ile örtülüdür. Kasnağında kuzey yönü dışında
üç yönde sivri pencere bulunmaktadır.” (Karakaya
– Çobanoğlu, 1963: 542)
Ayrıca, “tabhâneleri oluşturan birimler orta kubbenin
genişliği boyunca kuzeye uzatılmış olup dikdörtgen mekânlar
olarak ele alınmıştır. Bu mekânlar güneyde üçgenlerle
geçişi sağlanan kubbe, kuzeyde ise aynalı tonozla
örtülmüştür. Bu birimlerdeki kubbelerin kasnağında yalnızca güney yönde birer sivri kemerli pencere mevcuttur,
bu yönlerde alt sırada pencere yoktur. Kıble ekseninde
birer yarım yuvarlak niş yer almaktadır. Mihrap,
dikdörtgen bir niş şeklinde tanzim edilmiş olup köşeleri
sütunçelerle yumuşatılmıştır. Üstte yedi sıra olarak düzenlenmiş
zarif mukarnaslı bir yaşmağı vardır. Nişin etrafında
yer alan çerçevenin sonradan yenilendiği anlaşılmaktadır.
Caminin kuzeyinde yer alan beş birimli son
cemaat yeri altı kalın pâyeye oturan sivri kemerli açıklıklara
sahiptir. Birimlerin üzeri kubbelerle örtülü olup kapı
eksenindeki hariç diğerleri dıştan meyilli bir çatı ile gizlenmiştir.
Yüksek tutulan orta kubbeye üçgenlerle, diğerlerine
ise pandantiflerle geçiş sağlanmaktadır. Son cemaat
yerindeki bu revak cephesi üstte üç sıra kirpi saçak
altında zikzak, üçgen ve altıgenlerden oluşan geometrik
düzenlemeli tuğlalarla hareketlendirilmiştir. Eksende yer
alan kapı basık kemerli bir açıklığa sahiptir. Sonradan
değişikliğe uğrayan bu kapının üstünde yer alan dört satırlı
Arapça kitâbe 1877 tarihli bir tamire işaret etmektedir.”
(Karakaya – Çobanoğlu, 1963: 542)
Caminin kuzeyinde yer alan medrese, “U” şeklinde
sıralanmış revakların arkasında on iki oda ile eksende
dışa taşkın bir dershaneden oluşmaktadır. Dershanenin
kapısı üzerinde yer alan üç satırlık Arapça kitâbeden yapının
1482 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır. Taş ve
tuğlanın kullanımı ile almaşık örgülü duvarlara sahip yapıda
revaklar on üç birimden oluşur. Pâyelere oturan
sivri kemerli açıklıklı bu revaklardan dershane eksenindeki
birim yüksek tutulmuş olup prizmatik üçgenlerle geçişi
sağlanmış kubbe ile diğerleri ise aynalı tonozlarla örtülmüştür.
Odalarda tromplu, dershanede prizmatik üçgenlerle
geçişi sağlanan kubbe bulunmaktadır. Köşe odaları
dört, diğer odalar ikişer sivri kemerli alınlıklı dışa
açılan pencerelere sahiptir. Odaların bazılarında revaka
açılan birer pencere daha vardır. Her odada değişik
yönde ocak ve dolap nişleri mevcuttur. Dershane yönündeki
revak cephesi, altıgen ve yıldızlardan oluşan geometrik
kompozisyonlu düzenleme ile hareketlendirilmiştir.
Basık kemerli kapı açıklığına sahip dershane içte üç basamakla
zeminden yükseltilmiştir. Kapının iki yanında birer
alt pencere, dışa bakan yan ceplerde altlı üstlü birer,
kuzey cephede ise ikişer pencere mevcuttur. Prizmatik
üçgenli geçiş bölümünde dört yönde birer pencere daha
vardır.” (Karakaya – Çobanoğlu, 1963: 542)

4. Genel Felsefi Bir Mülahaza (Bir Hümanizma
Modeli Olarak Yitik Marka İnegöl-İshakpaşa Külliyesi’ne
Dair)
Yukarıda sunulan üç bölüm içeriği vasıtasıyla külliye
uygulamasını ve işlevini tarihi seyrinde genelde külliye
özelde İshak Paşa Külliyesi örneklerinde kısaca gördük.
Gayri, geriye sorulması gereken şu sorular kaldı: Külliye
fikri, projesi, modeli, yapısı ve hümanizmasının tarihi arka
planı nedir? Bu tarihi arka planda özne müessir veya
bânînin yeri, önemi ve işlevi nedir? Başka bir ifadeyle:
Bânî, kâni, hâmî ve fânî olan insan kimdir ve tarihsel öyküsü
nedir? Bu öykünün külliye ile ilişkisi nedir? Şimdi
bu soruların bir felsefeci sıfatıyla homo sapiensler arasından
“homo Muslimus” olması için seçilmiş akıl hamalı
ve emanetçi (kendisine ruh = akıl, irade ve vicdan üflenen)
insanın “akıl hamaliyeliği tarihi” adını verdiğim ta başlangıca
uzanarak bizce cevabını vermeye çalışalım.
Yeryüzü ve insan kitaplarını okuması beklenilen ve
bilim olma çabasında olan antropoloji, paleoantropoloji,
arkeoloji, primatoloji, embriyoloji, etnoloji, medeniyet ve
kültürler tarihleri disiplinleri verilerine göre, bugünkü modern
insanın (homo sapiens sapiens) beşer atası homo
sapiens (zekalı beşer) yaklaşık 400.000 yıl önce yeryüzünde
görülmüştür. Diğer beşer türleri içersinde günümüze
kadar gelen tek türdür. Onun günümüze kadar
olan zaman yolculuğunun miladı iki şekilde izah edilmektedir:
Tek lokalite ve kaynakta Afrika’da görülüp yeryüzüne
evrimleşerek dağıldığı; ya da yeryüzünün değişik yerlerinde
birden çoklu şekilde gözükerek evrimleşip günümüze
geldikleri tezleri ileri sürülmektedir.
Öte yandan, hangi (ister tekli ister çoklu) tez dikkate
alınırsa alınsın, insanın tekamülleşme esaslı ilahi bir
proje olduğu gerçeği asla yadsınıp gözardı edilemez.
Çünkü insan, tanrısının zar atmadığını, yani evrenin iş
ve işleyişin de tesadüfe, oyun ve oyuncağa yer olmadığını
artık bilmektedir. Ayrıca insan, yaratıcısını bilmenin yolunun kendini, doğayı ve evreni bilmesinden geçtiğini de
bilmektedir. Bu bilme ve bildiği ile amel etme cehdi ancak
bir zamana ve mekâna koşut gerçekleştirileceği gibi, yaratıcıya
kulluk görevine dair bir ön farkındalığı da gerektirir.
Bu da insanı bireysel ve sosyal görev ve sorumluluk
olguları ve alanları ile yüzleştirir. Bütün bunların başında
bir ilahi gerçeklik vardır ki, işin meta-bilimsel formül, terkip
ve tılsımı kendini orada gösterir. Beşerin yaratıcısının
ilahi müdahale ile insan projesinin başlangıcına karşılık
gelir. Çünkü artık, zaman ve mekân (yeryüzü) beşere,
yeryüzü mekânı modelinde evrensel insanlaşma destanı
yazmada lojistik destek (diyar ve yardımcı) olmaya hatta
hocalığı hazırdır. Bu müdahale ademoğlunun homo sapienslikten
(beşerlikten) çıkartılıp, üflenen ruha (ilahi terkibe)
koşut akıl hamalı homo skeptikus (sorgulayan insan)
edil- mesi medeniyetin ve “homo Muslimus”luğun başlangıcına
karşılık gelir.
Artık homo sapiens beşerin yüzbin yıllar süren beden
ve madde merkezli varoluştalık etkinliğine yeni bir
ilahi formatla (ruhlama) ile insani cansuyu verilerek insanoğluna
mana, ve maneviyat yolu açılmıştır. O, sadece
ete kemiğe büründürülmüş sıradan biyolojik bir beşer
can değil, artık bir “Yunusluk” yani homo Muslimus’luk
yolcusudur. Çünkü o, artık akıl hamalı emanetçi bir müstakbel
“homo Muslimus”tur. Kendi varlığını zamana koşut
belli bir mekân- da bireysel ve toplumsal seviyelerde ortaya
koyarken bu fıtri homo Muslimus kimliğini asla unutmayacağı
gibi, bu farkındalık ile tevhidi kozmik holizm
çerçevesinde yaşayacak ve yaşatacaktır. Sonuçta doğal
olarak bireyi de, toplumu da, kültürü de, medeniyeti de
homo Muslimus’ca olacaktır. Çünkü akıllı, iradeli, vicdanlı
olup özgün ve özgür iradeye sahip bir varlık olarak yaratılış
gerekçesi ve olması gereken budur ama homo Muslimus’luğu
seçerse eğer.
Bu homo Muslimus’luk yolculuğunda azığı beş duyusu
ve organlarının yanı sıra bundan böyle aklı, ruhu,
vicdani, duyguları, iradesi ve bunlara koşut eyleme ve
söylemeleri olacaktır. İşte bu bağlamda, insanlaşma yolundaki
beşer, mekân ile müstakbel medeni insan olarak
yeniden tanışmış ve mekâna damgasını artık beşerce
değil “insanca” ve “Yunusluk” hak edişi şuuruyla vurmaya
başlamıştır. İnsanın mekânda tezahürü kendini temelde
fiziksel, ruhsal ve düşünsel olarak üç alanda veya bunların
kombinezonlarında gösterir. Böylece indirgemeciliğe inat
bütüncülük çerçevesinde bu üç alana zorunlu olarak gönderme
yapılır. Çünkü insan bütüncü ve ideal anlamlarda
bu üç alanın birbirine indirgenemez toplamıdır. Bilindiği
gibi, kendisinin Mevlâsı olan Yaratıcısının, dünya ve ahiret
bütüncül özel bir projesidir.
Bu özellik gereği Mevlâsının 99 isminin tecellisini
yeryüzünde insan aynasında yeryüzü vekili sıfatıyla insani
çerçevede yansıtması beklenir. İşte insanın yeryüzü vekilliğinin
sırrı budur. Bu ilahi varlıktalık misyonunu insan,
ancak bir mekânda kendini ve mekânı inşa ederek gerçekleştirebilir.
İnsan, medeniyeti bu çerçevede üretir ve
kurar. (İslamoğlu, 2016) Bu yüzden insan, eserine fiziğini
(emeğini, terini), aklını ve ruhunu katmıştır. Çünkü medeniyet,
insanın doğuştan kendiyle birlikte getirmeyip doğaya
sonradan fiziksel, ruhsal ve düşünsel cehd ile kattığı
şeylerdir. “Bizim kendi medeniyet havzamızda medeniyet
inşasında bugün bile Türkiye şehirlerimizin ve mimarisinin
ürün bazında 120 özelliğin söz etmek mümkündür.” (Pamir,
2016b: “Külliyelerimiz Projesi” söyleşisi) Bu ürünlerin
türüne ve cinsine göre de medeniyet, maddi medeniyet
(maddi kültür) ve manevi medeniyet (manevi kültür) diye
ikiye ayrılır.
Öte yandan, her inşa faaliyetinde evvelen barınma
ihtiyacının giderilmesi esas alınır. Çünkü insanın barınma
ihtiyacı temel ihtiyaçlarından biridir. Böylece insan artık
kendi barınırken ötekini barındırmayı; yerken yedirmeyi,
içerken içirmeyi, temizlenirken temizlendirtmeyi; öğrenirken
öğretmeyi, pay alırken pay vermeyi (paylaşmayı);
biriktirirken biriktirtmeyi; dua ederken dua ettirmeyi; ve
hizmet alırken hizmet vermeyi öğrenerek gereğini yapmaya başlayıp birey-merkezlilikten, ötekiler-merkezli toplumsallaşma
ve şehirleşmeye geçmektedir. Bu adamlaşma
ve sosyalleşme sürecine son kutsal elçiye kadar
binlercesi değişik kültür ve uygarlık çevrelerine görevlendirilen
kutsal elçiler rehberlik etmişlerdir.
Ayrıca unutulmamalıdır ki, birlikten bizliğe geçmek
ancak küll’e katılıp cem olmakla mümkündür. Bu da ancak
bireysel ve toplumsal ihtiyaçların “külliyen” giderilebileceği
bir mekânlar kompleksinde yani “külliye”de mümkün olur.
Bizim Türk-İslam geleneğimizin orijinal mimarı ve sosyal
hizmet uygulaması olan külliye denilince akla evvelen:
“Cami merkezli sosyal, eğitim, sağlık, dini, ticari ve kültürel
hizmet birimleri kompleksi” gelmesinin sebebi budur. Bu
sosyal hizmetin müesseseleşmesi, genelde maddi ve
manevi destek vermesi, sevk ve idare etmesi maharetiyle
devletten beklenir ama bizim vakıf ve hayrat medeniyetimizin
orijinalitesi gereği devlet ricali, ulemâ, ve zengin
hayır ve vakıf sahipleri kişiler ve aileleri tarafından bir
sosyal ve manevi hizmet alanı olarak algılanıp gönüllük
esası gereği yerine getirilmiştir. Fakat devlet dolaylı direkt
olarak her daim destekçi olmuştur.
Yine en yetkin, en orijinal ve nihai şekli Türk-İslam
mimarisinin en çarpıcı, kalıcı ve işlevsel örnekleri bir sosyalleşme
ve sosyal hizmet kurumları topluluğu veya külliyesi
olarak İslam coğrafyasında görülse de akıl hamalı
homo skeptikus’un (sorgulayan insan) uygarlık tarihinde
değişik kültür çevrelerinde iptidai ve prototip olarak düşünülebilecek
örneklerini bulmak mümkündür. Bu geniş
tarihsel çerçeve ve külliyenin yapısı ve işlevi dikkate
alınıp dar açıdan bakıldığında Homo sapiens beşer insan
Hz. Adem’in yeryüzündeki bilinen ilk yapısı Tanrı evi veya
mekânı olarak meşhur mabedin (Kabe-i Şerifin) ve son
elçi Hz. Muhammed’in inşa ettiği Mescid-i Nebevi bu
amaca hizmet eden ilk prototipler olarak değerlendirilebilir.
Kabe-i Şerif ve Mescid-i Nebevi, İslam Dünyasındaki külliyelerin
esin kaynağı olarak düşünülebilir.
Nitekim sonraları Hint, Çin, Mısır, Mezopotamya,
Pers ve hatta Yunan uygarlık çevrelerinde bu tür dar ve
sınırlı işleve sahip iptidai örnekleri bulunabilir. Bu durum,
yeryüzüne dağılan binlerce kutsal elçinin rehberliği ve
insanın orijinalde ilahi formata sahip fıtratının işlevselleştirilmesi
gerçeği dikkate alındığında yadırganmaması
gerekir. İşte bu yüzden, akıldan akıla, toplumdan topluma,
kültürden kültüre ve medeniyetlerden medeniyetlere ortak
bir yol vardır. Nihayetinde hepsi Adem’in çocuklarıdır.
Örneğin; Sümer uygarlık çevresi verilerden biliyoruz ki,
doğan her çocuk aile, devlet ve mabed üçlüsünün ortak
malıdır. Bu yüzden yaklaşık M.Ö. 3000’lerde Sümerli
okul çocuğunun tabletinde: “Ödevimi yapmadığım için
öğretmen baba beni dövdü” notu yazar. Bu bağlamda
külliyeler, asırlar ötesinden günümüze ulaşan yitik, harabe
ve mahzun Türk-İslam medeniyetinin dünyaya armağan
ettiği en yetkin model bir sosyal hizmetler bütüncül paket
programıdır.
Biz külliyelerin tarihsel işlevleri örneğinden biliyoruz
ki, “bizim kendi çok yönlü ve bütüncü Türk-İslam medeniyet
geleneğimizde ülkemiz insanlarının medeniyet birikimi,
tarihten gelen toplumsal duyarlılıklar ve örgütlenmeler
sayesinde küresel yetkin ve etkin örnekler üretmeyi
başarmıştır.” (Pamir, 2016a: 1-9) Bu başarı, genelde kadim
inanç sistemimiz ve tevhidi kozmik bütüncü dünya
görüşümüzden kaynaklanırken aynı zamanda özelde
hem Doğu hem de Batı toplumlarına göre daha kapsayıcı
ve dayanışmacı bir medeniyet üretmiş olmamız nedeniyledir
de. Bu yüzden tıpkı külliyeler aynasında görüldüğü
gibi bizim medeniyetimiz bir sevi, hoşgörü, saygı, merhamet,
vicdan, adalet ve hizmet medeniyetidir. İşte bu
nedenledir ki, gerek başta mimari alan gerekse diğer
medeniyet ürün alanları eserlerinde bu insani (humanistik)
nitelikler gözlemlenir. Çünkü külliye uygulamasında olduğu
gibi bu nezih ve zarif duygulara şu ilkesel mottolar
Külliyeler, bizim medeniyet
birikimimizin (Selçuklu, Beylikler ve
Osmanlı) çok boyutlu ve bütünleşik,
dini, sosyal ve kültürel hizmet
ortamlarıdır. Günümüz ifadesiyle
külliyeler, model bir sosyal hizmetler
yumağı ve merkezidir. Hem kentsel
tasarım açısından hem de
mimarileriyle kentsel kültür varlıkları
olarak kabul edilmeleri
medeniyetimizin geleceğini
kurgulama açısından çok
önemlidir… Külliyeler, Batılıların
1960’larda öne çıkardığı kentsel
“megastrüktür” arayışlarının insana
duyarlı alternatiflerdir. Batı
mimarisinin özellikle Hollandalılar
tarafından yine aynı tarihlerde
geliştirilmiş olan “yapısalcı”
yaklaşımın temelleridir.
kaynaklık etmektedir: “Her şey insan için, insan da kulluk
için”, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın; devleti yaşat ki,
insan yaşasın”, “Halka hizmet Hakk’a hizmet; Hakk’a hizmet,
halka hizmettir” ve “Allah’tan başka Galip yoktur.”
Öte yandan, Pamir’e göre: “Sözü edilen toplumsal
örgütlenmeler içinde mimari açıdan üç tür mekânsal düzenleme
önem kazanmıştır. Bunlar: ı-) kırsal yerleşimlerimiz;
ıı-) şehirlerimizdeki mahallelerimiz; ve ııı-) şehirlerimizin
dini, sosyal ve kültürel merkezleri olan “vakıf
külliyelerimiz”dir. Bu çevreler hem yaşamları hem de fizik
oluşumları ile birer çevresel sanat eseridir. Bu düzenlere
biçim veren yapı yapma sanatı yanı mimarimiz medeniyetimizin
en etkili şekilde öne çıkan vitrin sanatı olmuştur.
İşte başlanması önerilen proje çalışması, külliyelerimiz
konusundaki birikimimiz üzerine daha çok anlamlı işlevsel
bilgi üretmemiz, bunlar üzerinde düşünmemiz ve geleceğimiz
için kuracağımız yerleşimler ortamında örnek
olacak yeni külliyeler üretme süreçlerini belirlememiz
amacıyla yapılacaktır.” (Pamir, 2016a: 1-9)
Yine Pamir şöylece devam eder: “Külliyeler, bizim
medeniyet birikimimizin (Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı)
çok boyutlu ve bütünleşik, dini, sosyal ve kültürel hizmet
ortamlarıdır. Günümüz ifadesiyle külliyeler, model bir sosyal
hizmetler yumağı ve merkezidir. Hem kentsel tasarım
açısından hem de mimarileriyle kentsel kültür varlıkları
olarak kabul edilmeleri medeniyetimizin geleceğini kurgulama
açısından çok önemlidir. Külliyeler bir sosyal hizmetler
modeli olarak, aynı zamanda, bu anlayışın özü
olan hayrat ve vakıf düşüncesiyle, hizmetleriyle ve kentsel
ortamda ki varlıkları ile küresel açıdan birer toplumsal
duyarlılık ve kentsel estetik örnekleridir. Bu yüzden külliyelerimiz
kentlerin adeta birer siluetleridirler.” (Pamir,
2016a: 1-9)
Külliyeler tarihi bize göstermektedir ki, oluşumları,
onları kuran vakıfların güç ve amacına göre değişik ölçeklerde
ve boyutlarda olmuştur. Ancak, onların ortak
özelliği: “Hepsinin hem bulundukları mahallenin hem de
şehrin toplumsal ve kültürel merkezleri olmalarıdır. İnsanların
buluştuğu din, eğitim, beslenme, sağlık ve alışveriş
hizmetlerini çeşitli ölçeklerde aldıkları şehirsel alanlar
oluşturmuşlardır. Külliyeler, vakfiyeler aracılığı ile toplumsal
var oluşlarını gerçekleştirdikleri için varlıklarını
rahatça sürdürebilmişlerdir ve hala şehirlerimizdeki belleğin
en önemli unsurlarıdır. Külliyeler, fiziki olarak da
şehrin belleğinde güçlü izler bırakmışlardır ve çoğunlukla
kentin siluetinin en önemli öğelerini oluşturmuşlardır.”
(Pamir, 2016b: 1-9)
Sonuç
Külliyelere dair bizim bir dış göz olarak felsefi değerlendirmemizin
yanı sıra içeriden bir uzman ve usta
göz olarak yukarıdaki teknik tespit ve değerlendirmeden
sonra yılların birikimiyle Pamir, bu bağlamda ileriye yönelik
şu öneride bulunur: “Medeniyetimizin ve dünyanın önemli
kültür varlıkları olan külliyelerimizin anlamlı bir çerçevede
bütünüyle anlaşılması, günümüzde sağlıklı kullanılması
ve kentsel dokuda önemli bir alternatif olarak yeniden
üretimleri aracılığı ile kültürel devamlılıklarımızın sağlanması
için çok boyutlu bir çalışma yapılması gerekmektedir.”
(Pamir, 2016a: 1-9)
İşte bu nedenle olsa gerektir ki, şimdilerde Sn. Cumhurbaşkanımız
tarafından bir kez daha içerik, önem ve
işlevleri bakımlarından gündeme getirilen külliyelerin, umulur
ki, devasa bir milli proje çerçevesinde ihyası, inşası
ve eski ve şimdinin sentezlemesi yapılıp günümüze uyarlanarak
ecdad mirasına böylece sahip çıkılır. Tıpkı Sn.
Cumhurbaşkanı’nın üniversite kampüslerinin külliye şeklinde
düşünülüp, anılıp işlevselleştirilmesi teklifinde olduğu
gibi. Bu öneri, şehirlerimizdeki toplumsal diğer merkezi
AVM, Kütüphaneler, Kültür Evleri, Gençlik Merkezleri ve
sair yapılara da uyarlanabilir. Kendilerine yapay bir tarih
oluşturma gayretinde olan dünyadaki kimi toplumlar dikkate
alındığında, böylece hazır kültürel ve tarihi miraslarımızın
kadir ve kıymetini bilmiş oluruz, olmalıyız da.
Önceden de ifade ettiğimiz gibi, İslam toplumunun
oluşumunda şehirlerde mahalle hayatı külliyeler çevresindeki
mimari yapıda yoğunlaşmaktaydı. Külliye, İslam
toplumunun vakıf hukuku sistemi ve hayrat kavramını
geliştirmesiyle ortaya çıktı. Vakfetme ve hayrat anlayışı,
ruhu ve uygulaması bir beldenin sosyal çevresinde ve
insani dokusunda çok yönlü kazanımlara sebep olup o
beldenin fertlerini hangi kökenden olursa olsun birliğe,
bizliğe ve diriliğe yönlendirir. Mekânı ve mekâna anlam
kazandıran eserleri sahiplenip adeta “biz birlikte varız”
mesajını verir. Diğer taraftan, eğer eser müessirinden
koparılıp ondan bağımsız olarak değerlendirilirse, o zaman
büyü bozulup eser can verir ruhu uçar gider. Eskiden
marka olup hizmet merkezli ayrım yapmaksızın bütün
ahaliye kucak açan eser, artık yitik bir değer olup inşa
ve ihyasını bekler, tıpkı İnegöl ilçesi İshak Paşa Külliye
kompleksi gibi.
İşte bu makalede bu farkındalık ve anlayış ile dört
bölümümüz boyunca İnegöl’ün bu yitik markasına dair
bazı tarihsel, kültürel ve mimari zeminlerden hareketle
bizce felsefi mülahazalarda bulunduk. Bütün bunlardan
sonra geriye, genelde bütün külliyelerimiz özelde tıpkı
İnegöl İshak Paşa külliyemiz örneğinde olduğu gibi, külliyelerimize
dair ennihaye söylenecek kelam-ı kibar bizcesi
ancak şöyle ifade edilebilir.
İSLAM MEDENİYETİNDE KÜLLİYELER:
Medeniyeti bakımından “Çağlar üstü bir Hümanizma
ve sosyal hizmetler modelidir”;
Mimarisi bakımından “Bir medeniyet ruhu ve şehirler
silueti/ikonudur”;
Hümanizması bakımından “Her şey insan için, insan
da kulluk için”, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın; devleti
yaşat ki insan/insanlık/ümmet yaşasın”; ve
Felsefesi bakımından “Halka hizmet Hakk’a hizmet;
Hakk’a hizmet, halka hizmettir” ve “Allah’tan başka Galip
yoktur” anlayış ve uygulama eserleridir.

Kaynakça

Açıköz, H. M. (2016) “İletişim Felsefesine Giriş: İnsani
İletişimin Felsefi Temelleri”, 3. Baskı, Elis 92, Ankara.
Açıköz, H. M. (2006) “Tevhidi Kozmik Holizm, Şüphe
ve Eski Uygarlıklar”, Elis 37, Ankara.
Aslanapa, O. (1986), “Osmanlı Devri Mimârisi”, İstanbul.
Sayfa: 89-91.
Aslanapa, O. (1989), “İnegöl İshak Paşa Cami ve
Külliyesi”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt:2, Sayı:
4. Sayfa: 16.
Ayverdi, E. H. (1986), “İlk 250 Senenin Osmanlı
Mimarisi”, İstanbul. Sayfa: 87-93,
Çobanoğlu, A. V. TDV İslam Ansiklopedisi, “Külliye”
maddesi, Cilt: 26, Sayfa: 543.
İnegöl Belediyesi web sayfası:
http://www.inegol.bel.tr/inegöl/inegöltarihi
İslamoğlu, M. (2016) “Tabiat ve Kur’an Ayetleri Işığında
Yaratılış ve Evrim”, 3. Baskı, Düşün Yayıncılık,
İstanbul.
Karakaya, E-Çobanoğlu, A. V. TDV İslam Ansiklopedisi,
“İshak Paşa Külliyesi” maddesi, Cilt: 22, Sayfa:
542.
Küyel, M. T. (1978) “‘İleri Dil’ ve ‘Dil Transferi’ Üzerine
Ön Düşünceler” makalesi ‘Bilim ve Kültür Dili Olarak
Türkçe’ adlı Türk Tarih Kurumu yayını derleme kitapta,
TTK Basımevi, Ankara. Sayfa: 97-180.
Pamir, A. H. (2016a), “‘Medeniyetimizin Temellerinden
KÜLLİYELER’ Proje Sunum Kitapçığı”, İstanbul.
Pamir, A. H. (2016b), “‘Külliyelerimiz Projesi’ Söyleşisi”,
Ankara.
Pamir, A. H. (1987), “Architectural Education in Turkey
in its Social Context: Underlying Concepts and Changes”
in A.Evin (Ed) Architecture Education, Singapore:
Concept Media Pte. LTD, Singapore, pp. 131-151
Pamir, A. H. (2009), “Mimarlık ve Eğitimi Üzerine
Notlar” (Kitap Adı: Mimarlık Fora), Gönül Pultar (Ed.), Istanbul:
Heyemola Yayınları, Sayfa: 40-45
Ramazanoğlu, M. G. (2008), “16. Yüzyılda Osmanlı
Külliyeleri”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:
17, Sayı 3, Sayfa: 333-344.
Tamer V., (1958), “Fatih Devri Ricalinden İshak Paşa’nın
Vakfiyeleri ve Vakıfları”, Vakıflar Dergisi, Sayı: 4,
Sayfa 107-124.
Taykoç, K. (1972), “İnegöl ve Çevresinde Türk Mimari
Eserleri”, İstanbul.
Yakut, Y. (2006), “XIX. Yüzyıl Sonlarında İnegöl”,
Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Isparta.

 

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.