ANKARA HAVA DURUMU
İLETİŞİM 0 312 5281010

Araştırma Yazıları

Gelard

Kentler Göğün Aynası Olmalıdır / Prof. Dr. Mustafa Çevik

- +
Kentler Göğün Aynası Olmalıdır / Prof. Dr. Mustafa Çevik

 

Şehir ve kutsallık her zaman iç içedir. Sanıldığı gibi şehir seküler başlayıp kutsal imgeler ve amaçlar monte edildi şeklindeki bir tarihsel süreç gerçekleşmemiştir. Ve bunun tarihsel veya arkeolojik kanıtları da yoktur. Tarihte insanın var olduğu her yerde değer de vardır, din de vardır, kutsal da.

 

“Kent mi şehir mi?” sorusu etrafında yapılan tartışmalara girmeden “kent” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Şehir sözcüğünü “kent” sözcüğüne tercih etmenin izahi için birçok neden sayılır. Bunlardan biri de “kent” sözcüğünün Batı kültüründen geldiğine dair yanlış kanıdır. Kent kelimesi bizim kültür havzamıza uygun bir kelimedir. Daha önce Gelard Dergisinde “Kent Ruhu ve Külliye” başlıklı yazımda değinmiştim bu konuya.

Yeryüzündeki ilk yerleşim yeri yani ilk kentleri köylerdir. Köyün, kentin ve devletin bir metafiziği vardır. Bir araya gelmek salt ekonomik dayanışma ve iş bölümü amaçlı bir seküler faaliyet değildir. Nasıl ki ilk insan yeryüzünde iskana (sakinleşmeye) zorunlu tutulduysa, benzer şekilde insanın bir yere yerleşmesi de böyle bir iskanın tekrarı ve taklididir. Yani insan evrensel olarak Yaratıcı tarafından YER-leştirildi. İnsan da ayrıca mikro YER-leşme girişimlerinde bulundu. İnsan Cennetten kovulunca YER’i (arz, erd, earth …)  yani dünyayı kendine yurt edindi. Onun çocukları da öbek öbek yerleri kendine yurt edindi.

Fernand Schwarz’a göre “İnsan ile kosmos arasındaki ilişki ölçeğinde Mabedin ve evin yeri olan Kent, Alemin kozmozlaşmasıdır… Kent kozmogoniyi taklit eden yapısıyla Dünyanın bir suretidir. Bir yere yerleşmek, dünyanı kuruluşuna eşdeğerdir.” (Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, 1997, s. 308)

Bu aslında yaratıcıyı bir tür tekrar ve taklit etmektir. Onun için bir yere yerleşmek bir anlamda yeni bir dünya kurma kalkışmasıdır. Ruhun iskân (sükûnet ve sakinleşme) denemesidir. Durmaktır. Aslında yaşamda asl olan seferdir. Çükü hayat bir yolculuktur. İnsan bu dünyada misafirdir. Misafir sanıldığı gibi konuk demek değildir, sefer yapan veya seferde olan yolcu demektir. Yolculukta bu geçici konaklama insanın yolculukta olduğunu unutması ve gaflet halidir aslında. Sakinleşmek ister insan. Sükûnet ister. İskân bunun içindir.

Ama her iskânın bir imarı vardır. İmar etme şeklimiz de gökteki “akıllıca tasarımın” ruhuna uygun olmalıdır. Çünkü “mekan”ı tamir ediyoruz. Mekâna şekil veriyoruz. Daha önce yazmıştım. Mekân “kevn” (olmak) ve “kün” (ol) kelimesiyle aynı etimolojik kökenden gelmektedir. Mekân, dolayısıyla, “olunan yer” anlamına gelmektedir. Yer, yani mekân olmadan aslında olunmaz. En küçük bir kımıltı veya yer değişimi için bir “mekân” gerekir. Mekân olmadan “kevn” olmaz. Tıpkı yer olmadan yerleşmenin olamayacağı gibi. Sükûnet, sakinlik ve iskân için de bir “mesken” (sakinleşilen yer) gereklidir.

Mimari yatay olmalı ama ekseni dikey olmalıdır. İmar ve iskân için insanın mana âlemiyle ve Yaratıcı ile ilişkisini kesmemesi gerekir. Kent (ilk şekli gund=köy) insanın “öteki” ile karşılaştığı yerdir. Aslında “varoluş” “öteki”nin farkına varmakla başlar. İnsanlar farklıdır. Farklılıkların varlığı “öteki”ne karşı duyarlılık gelişmesi içindir. Allah boşuna insanları “şubelerden ve kabilelerden” oluşturmamış. Tanışıp kaynaşmak içindir bu. “Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Ve sizi halklara ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız,” (Hucurat-13) Yoksa herkes aynı olurdu arılar veya diğer canlılar gibi. “Öteki”nin farkına varmak erdemin ve etiğin başladığı yerdir.

Mekân böyle bir “semavi taklit” ilkesiyle tasarlandığı zaman kutsalın ve “külli” olanın tezahürü ve oluşu gerçekleşebilir. Şehirler külli ruhu yansıtan mekânlar şeklinde tasarlanmalıdır. Kentin caddesi, meydanı, sokağı, mimarisi, eğlence ve dinlenme mekânları doğru mesaj taşımalıdır. Çünkü kentler insan eğitir. Kentin yapısını serbest bıraktığınızda da bir mesaj içermektedir aslında. Sanıldığı gibi kenti ve pazarı serbest bırakmak onu politik olandan arındırmaz. En büyük politik düzen “bırakınız yapsınlar” söylemidir bilindiği gibi. Piyasayı, arzı ve arzuyu tanrılaştırmaktır, “bırakınız yapsınlar” ilkesiyle kenti ve pazarı yönetmek. Daha doğrusu yönetmemektir. Yönetimi sermaye sahiplerine terk etmektir. Bu da kentlerin hem kuruluşunda hem de işletilmesinde kutsalın kaybı demektir. Kentler aslında insanın doğası gereği oluşturduğu kutsal mekânlarda. Ancak insanın hırsı kentlerde kutsalı tahrip etti.

 

Kentleri Kutsaldan Arındırmak

Kutsal nedir? Kutsallaştırılmış nedir? Bu soruların tartışmasını daha önce “Kutsalın Anlam Alanı” başlıklı yazımızda yapmıştık. Onun için buruda üzerinde durucağımız nokta şehrin imar yapısının kutsaldan ve kutsal ögelerden arındırılmış olması sorunu olacaktır.

Bilindiği gibi modern dönemle birlikte yaşamın her alanında olduğu gibi kentin imarı ve mimarı da sekülerleşmiş veya sekülerleşmesi istenmiştir. Kentin yollarından yapısına, kültüründen kurallarına her şey öncelikli olarak kutsal imgelerden ve anlamlardan arındırılmak istenmiştir.

Varsayım şudur: insan ilkel dönemde kent/gund ruhu yapısını oluştururken tamamen dinden ve kutsaldan uzak amaçlarla bir araya gelmişti. Daha sonra sömürü amaçlı ekonomik ilişkiler kentin tekelde tutulması için din ve onunla ilişkili olarak kutsallık fikri inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak kentin kuralları ve kurumları tamamen dinleştirilmiştir. Onun için şehrin/kentin dinden ve kutsaldan arındırılması ve eski “seküler kent” yapısına kavuşturulması gerekir. Bunun yolu da hümanizme dayalı yeni insani değerler inşa etmektir.

Sosyal Darwinizm eğilimiyle izah edilen kentin ve insanın tarihinin gelişim tamamen alt yapı-üst yapı ilişkisi üzerinde izah edilmiştir.

Bu anlayışın varlık bulmasının ilk önermesi, “Tanrı yoktur insan onun icad etmiştir.” Bu önermeyi kabul ettikten sonra kentin ve insanın tarihine dair yapacağınız okuma seküler okuma tarzından başka bir şey olamaz. O zaman kentin seküler okumasının bir dindara özelde ise bir Müslümana kabul ettirilmesi itikad olarak yanlıştır ve tutarsızdır.

Öyle ise Müslümanların kendi teolojileriyle uyumlu bir kent tarihi okuması yapmaları şarttır. Kentin salt ekonomik ve seküler gereksinimler nedeniyle bir araya geldiğini söylemek İslam başta olmak üzere hiçbir dinin teolojisiyle uyuşmadığı gibi sadece materyalizm ve sosyal “Sosyal Darwinizm” ile uyumlu olduğu söylenebilir. Kaldı ki köylerin ve kentlerin (kent/gund) ilk oluşumundaki motivasyonun salt ekonomi ve seküler gerekçeler olduğunu söylemek zordur. Asıl etkin olan şey ailedir. Aile Ademin yaratılışı ile başlar. Ademin çocukları Habil ve Kabil’in kavgasının Yaratıcıya kurban sunma konusunda olduğunu düşünecek olursak semavi dinlerin ortak inancında yerleşim refleksinin temelinde ekonomi değil inanç ve değerler olduğu kabul edilir.

Elbette insanın evrilerek bu günkü hale geldiğini söyleyen sosyal Darwinizm için bunun bir anlamı yoktur. İslam ve evrim düşüncesinin uyumunu ileri süren “Müslüman Evrimciler”in bunu nasıl izah edeceği de kendi sorunlarıdır elbette.

Şehir ve kutsallık her zaman iç içedir. Sanıldığı gibi şehir seküler başlayıp kutsal imgeler ve amaçlar monte edildi şeklindeki bir tarihsel süreç gerçekleşmemiştir. Ve bunun tarihsel veya arkeolojik kanıtları da yoktur. Tarihte insanın var olduğu her yerde değer de vardır, din de vardır, kutsal da.

Son birkaç yüzyıldır insanın metafizik alandan soyuntandırılmasının etkisiyle kentin kutsaldan arındırılması projesi bilinçli olarak planlanmış ve yürütülmektedir. Çünkü İnsan hayatında Yaratıcının izleri, dinin ve ahlakın izleri yok edilmek istenmektedir.

Bugün kentlerin sokağı, caddesi, eğlence merkezleri, mimari dokusu, alt yapısı vs. planlanırken tamamen güvenlik, işlevsellik, ticari ve estetik gibi kaygılar dikkate alınmaktadır. Şehrin planlamasında “iyi”nin ve “manevi” olanın planlanması düşünülmemektedir. Çünkü yaşanabilir kentin conforlu kenttir. Bu düşüncede olan bir şehir planlamacısı açısından şehirde iyiye, anlama ve maneviyata gerek yoktur çünkü onlar aslında birer gerçek ihtiyaç değildir.

Bu durum giderek ailenin yaşadığı “ev mimarisi”ne de yansımaktadır. Evin ibadet, ahlak, aile mahremiyeti ve benzeri kaygılar gözetilerek yapılması için evi yaptıranın özel talebi olması gerekmektedir. Yoksa kentlilere uygun görülen ev yaşamı seküler ve manevi değerlerin önemsenmediği mimari yapıdır. Kutsalın izlerini ev ve sokakta istemek özel istek olduğu için artı maliyet gerektirmektedir. Bir çok insanın bir ev için “lüks” kabul edilen artı maliyet ödemesi söz konusu olmadığından bu durum giderek olağan ve yaygın kanıya dönüşmektedir.

Nasıl oldu da böyle bir imar ve kent anlayışı gelişti? Ve aslında nasıl bir kent ve imar anlayışı olması gerekir? Bunları bir başka yazıda ele almak dileğiyle.

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.