ANKARA HAVA DURUMU
İLETİŞİM 0 312 5281010

Araştırma Yazıları Arşivi

Gelard

Şehirler ve Gelecek için Sorular- Prof. Dr. Melih Pınarcıoğlu

- +
Şehirler ve Gelecek için Sorular- Prof. Dr. Melih Pınarcıoğlu

Şehirler ve gelecek için sorular

Şehirler insanlık tarihinin en büyük icatlarından birisi. Medeniyetlerin filizlendiği, geliştiği bu icadı insanların çok sevdikleri de bir gerçek. Bu sevginin belki de en önemli nedenlerinden birisi şehirlerin sunduğu iktisadi ve sosyal refah imkânları. Şehirleşme oranlarındaki artışın gelir seviyesindeki artışla paralel geliştiği düşünüldüğünde, bu anlaşılır bir neden. Şehirleşme ile yaşam kalitesi artıyor, fırsatlar çoğalıyor;  kısacası kalkınma meydana geliyor.

  1. yüzyıl başında dünya nüfusunun sadece %12’si şehirlerde yaşıyordu. Dünya, %50’lik kritik eşiğe 2010 yılında ulaştı; 2050’de ise bu oranın %70’lere çıkacağı varsayılıyor. Türkiye’de şehirleşme oranları dünya ortalamasının üstünde seyrediyor. Türkiye, şehirleşmedeki %50’lik kritik eşiği 1980’lerde geçti, günümüzde ise %80’ler civarına ulaştı.

Şehir nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Bu türden oranlar aslında yanıltıcı da olabiliyor. Artık birçok nedenden dolayı kolay şehir- kır ayrımları yapılamıyor. Şehir ile kır arasında keskin olmayan daha esnek ve geçişken toplumsal geometriler gündeme gelmeye başlıyor.

Kır ya da şehir nerede bitiyor, nerede başlıyor? Cevaplaması zor bir soru. Aşağıdaki grafikte üç tane kent-kır geometrisi var. Birincisinde şehir ile kır arasında tanımları, özellikleri ve işlevleri açısından tamamen keskin hatla ayrılmış bir kopukluk var. Bu form artık geçmişte kaldı, günümüzde pek görülmüyor. İkincisini (kır-kent geçişkenliğini) tanımlayan kopukluk değil; süreklilik, ilişki ve etkileşime dayalı birliktelik. Burada kentsel[1] ve kırsal yapıları ayırmak zorlaşıyor.

Üçüncüsü ise kent-bölgeler. Burada ikinci durumun ulaşım teknolojisi sayesinde bir üst aşamaya taşınması ile birlikte, sadece şehir ve kır arası değil farklı şehirler arası da bir bütünleşme görülüyor. Burada kentsel ve kırsal alanlar iyice iç içe girmiş şekilde.  Genel olarak büyüyen bölgelerdeki gidişatın bu yönde olduğu söylenebilir.

Küreselleşmenin gücü arttıkça, şehirleri kendi içerisinde birer büyüme odağı olarak almak neredeyse imkânsızlaşıyor, onları ekonomik kapsama alanları ile bütünleşik bir ekonomik coğrafya olarak değerlendirme zorunluluğu doğuyor. Aynı şekilde bu süreçte kır da statik, verimsiz tarımla özdeşleşen sürekli göç veren bir sosyo-mekansalıkta kalmıyor, farklı sektörler için de cazip alanlar olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, günümüzde ana şehir ve çevresi alanlar arasındaki ayrımlardan ziyade, bu alanların karşılıklı fonksiyonel bağımlılıkları önem kazanıyor. Bu yaklaşım çerçevesinde küreselleşmenin getirdiği rekabet büyük şehirlerin kendi rekabet güçlerini artıracak şekilde çevre yerleşimler ile işbirliği yapmasına neden olurken, farklı işlevleri üstlenen bu çevre yerleşimler ana şehir ile bir bütün haline geliyor ve kent-bölgeye dönüşüyor. Kent-bölge içinde çevrede yer alan göreli olarak daha küçük ve ekonomik açıdan daha zayıf olan yerleşmeler, ana şehrin yardımı ile uzmanlaştıkları alanlarda yöneldikleri pazar nişlerine daha kolay ulaşıp bir bütün olarak küresel piyasalara eklemlenebiliyorlar. Bu nedenle metropoliten merkezle bütünleşmiş olan çok odaklı kent bölge yapılarının rekabetçilik ortamında daha başarılı olduğu görülebiliyor.

Yeni bir mekânsal ölçek olarak ortaya çıkan kent-bölgelerin Türkiye’de de oluşmaya başladığı söylenebilir. Aşağıdaki verilen Türkiye ulaşım hacim haritasında farklı kent bölgelerin oluşumu izlenebilir. Birincisi Tekirdağ’dan Bursa’ya ve Adapazarı’na kadar oluşan Türkiye’nin en önemli kent bölgesi. İkinci kent bölge Manisa, İzmir ve Aydın hattında görülmekte. Üçüncüsü Mersin’den Urfa’ya kadar uzanan hatta oluşmaya başlamış gözüküyor. D-30 yolunun açılmasıyla birlikte gelecekte İzmir ve İstanbul arasında bir kent bölgenin oluşumu da mümkün olabilecek.

Karayolları Hacim Haritası ve Kent-Bölgeler

Kıra da şehre de pek benzemeyen nerede bittiği ya da başladığı pek bilinmeyen kentsel alanlar hayatın yeni gerçeği olacağa benziyor. Her bölgenin kent-bölge olabilmesi zor; ama kır ile şehirler arasında geçirgenlik bir çok yerde karşımıza çıkıyor ve çıkacak. Bu süreç yerleşim planlamasını, yönetimini, tarım ve sanayi politikalarını da etkileyecek. Mesela tarım ile ilgili sorunların cevaplarını artık tarım ve kır eşitlemesi üzerinden kurgulayabilmek zor ve yetersiz. Yerleşim özelliklerine göre politikalar şekillenecek, hatta “şehirde tarım” ya da “tarım şehri” gibi seçenekler de ortaya çıkabilecek.

Bütün şehirler gelişebilir mi? Küçülmenin planlaması mümkün mü?

Burada önemli bir soru orta çıkıyor. Her şehir büyüyebilir mi ya da kent-bölge gibi bir büyüme odağının içinde yer alabilir mi? Teknoloji ve sosyo-ekonomik kalkınma temelinde çelişik gibi görünen iki bakış şehirlerin gelişiminin nasıl olacağına dair önemli ipuçları veriyor. Bir tarafta gelişen teknolojilerin dünyanın her noktasına nispeten eşit sayılabilecek fırsatları sunmasıyla ilişkili bir bakış,  mekânın şu ana kadar taşıdığı özel önemi yitirme sürecine girmesinin altını kalın harflerle çiziyor. Buna göre iletişim ve ulaşım teknolojisinde görülen devrim niteliğindeki gelişmeler sayesinde, dünyanın her noktası kalkınma için hemen hemen eşit potansiyele sahip.

Diğer taraftan, standart üretimin sağladığı reel katma değerin sürekli düşüş eğiliminde olması nedeniyle; çekim gücü olan, cazibeli, yeniliklere açık, teknoloji ve tasarım konusunda kapasite üretebilen (dolayısıyla katma değer artışı yapabilen) şehirler/mekânlar dışında kalkınma potansiyelinin olamayacağı da söylenmekte. Bu bakış açısı bir öncekinin karşıtı gibi dursa da aslında tamamlayıcı. Evet, teknoloji sayesinde mekânsal tekellerin rahatı kaçabilir; her yer potansiyel olarak gelişme dinamiklerine sahip olabilir. Ancak kuvveden fiile geçebilmek için dinamik, cazibeli ve kabiliyetli olmak şart. Yaşam kalitesi olanaklarını farklı kültürel gruplar için artırmış, kendi değerler sistemini hoşgörüyle harmanlamış, mimarisi ve imarı ile yenileşmenin en önemli ayağı olan insan etkileşimini azami olarak sağlayan bir şehir değilseniz kalkınma imkânı maalesef daralıyor.

Burada anlatılmak istenen kozmetik dokunuşlarla yaratılan bir halkla ilişkiler projesi değil; bir şehrin önemli şirketlerinin logolarının sıralandığı marka şehirler projesi hiç değil. İçsel dinamiklerce özümsenmiş, tasarım ve teknoloji kabiliyeti güçlü, insanlar arası etkileşimi ve iletişimi kolayca sağlayan,  birçok kişiye fırsatlar sunan, dolayısıyla nitelikli göç için çekici olan bir mekân, bir şehir burada anlatılmak isteniyor.

Böyle bir cazibenin her şehre nasip olması mümkün değil, gerekli de değil. Bu potansiyele sahip şehirler için elbette büyüme tabanlı, çekim gücünü artırma politikaları izlenecek. Ancak yeni gelişen iktisadi-teknolojik realitede her şehrin bu stratejiyi izlemesi çok anlamlı değil. Evet, büyüme, nüfus artışı çok çekici. Reel politikada bu söylemden uzaklaşmak da zor. Ancak küçülmenin de getirdiği çok önemli avantajlar var. Diyelim ki, orta büyüklükte kalkınma dinamikleri kilitlenmiş bir yere üniversite açıldı. Büyüme bakış açısından ilk tepki daha fazla bölüm ve daha fazla öğrenci şeklinde olması. Bu son derece doğal aslında. Ancak öğrencilerin harcamalarından dolayı şehre yaptığı katkı dışında, üniversitenin esas görev katkısı sınırlıysa, büyütmek yerine küçültmek daha etkili olabilir. Aksi takdirde üniversite sayesinde yaratılan çekim gücünün sağladığı nitelikli ve dönüştürme kapasitesine sahip bir yoğunlaşma yerine sadece nitelik sorunu yaşayan bir yığılma olacaktır. Böyle bir durumda küçülen ama güçlenen üniversite süreç içerisinde kilitlenmiş kalkınma dinamiklerini açabilen bir büyüme stratejisinin de önemli bir basamağı olabilir.    

Dünyada ve Türkiye’de bazı şehirler nüfus olarak büyürken bazıları küçülüyor, bazı şehirler iktisadi şoklarla haritadan silinme tehlikesi yaşıyor. Küçülen ve yeni döneme adaptasyon sorunu yaşayan şehirlerin niteliksiz yığılmayı hedefleyen beyhude büyüme stratejileri yerine mevcut küçülmelerini nitelikli hale getirip akıllı bir ricat stratejisi geliştirmesi gerekiyor. Bu ricat gelecekte büyümenin şifresini de içinde barındırıyor.

 

Yatay mı dikey mi?

Büyüyen şehirler için yatay ya da dikey yapılaşma konusu şehircilik açısından önemli bir soru. Bu sorunun cevabı konuya nasıl yaklaşıldığıyla ilgili. Yatay mimari elbette doğal çevreyle bütünleşik bir yaşam sunması nedeniyle savunulması gereken bir durum. Ancak konuya enerji, ulaşım verimliliği ve yenileşme gibi açılardan yaklaşırsak dikey mimariyi günah keçisi yapmak çok anlamlı olmayabilir. Şehircilik konusunda önemli bir kesim şehir merkezlerinde yüksek yoğunluk, çepere giderken ise yoğunluk azalışını savunuyor. Bunun anlamı merkezde dikey, çepere doğru yatay yapılaşmanın gelişimi aslında. Böyle bir yapılaşmanın en önemli nedeni ulaşım. Tamamen yatay yapılardan oluşan şehirlerin kapladığı arazinin büyüklüğü genelde ciddi ulaşım sorunlarının artması demek. Arazinin küçülmesiyle daha “kompakt” hale gelen bir toplu taşım sistemi çok daha verimli hale gelebiliyor. Dikey ulaşım yani asansörle ulaşım her ne kadar itici görünse de, yatay ulaşım daha az maliyetli ve daha az kirletici; trafik sıkışıklığı düşünüldüğünde de daha az yorucu.

Bir diğer neden, enerji verimliliği ve karbon salımı gibi önemli konularla ilgili. Yüksek binalar yapılan birçok çalışmada görüleceği üzere, enerji verimliliği ve karbon salımı açısından ciddi avantajlara sahip. Bu konunun savunucularının bir diğer savı ise şehir merkezinde insani etkileşimi dikkate alıyor. Geniş alanda yatay mimari ve düşük yoğunlukla yayılan şehirlerde merkeze ulaşma problemi çıkabiliyor ya da şehir merkezi kaybolabiliyor. Merkeze ulaşım, merkezde yaşama ve etkileşim hem yerel bütünleşme ve demokrasi hem de yeni fikirlerin gelişimi ve yenileşme için çok önemli. Kısacası burada söylenen merkezde dikey çevreye doğru yataylaşan bir yapılı çevre. Yoksa, Türkiye’de olduğu gibi çeperde dikey yapılaşma değil.

Çevresel sorunlar, iklim değişikliğine uyum kalkınma ile birlikte nasıl ele alınabilir?

Karbon salımı ve iklim değişikliği konuları önümüzdeki yılların şehircilik açısından en temel konuları. Çevre ile ilgili konular şehrin kalkınmasına engel olmadan nasıl ele alınabilir ya da bu türden konular kalkınma ile birlikte değerlendirilebilme imkanı yaratabilir mi? Bu sorunun cevabı karbon-nötr şehir ekonomileri yaratmaktan geçiyor olabilir. Karbon-nötr ekonomi yaklaşımları iklim değişikliğine karşı verilecek en somut yanıtlardan birisi; dolayısıyla 21. yüzyılın kalkınma modeli olarak değerlendirilmekte.  

Düşük karbon ekonomisinin şehirler için temel amacı, sanayi, tarım, ulaştırma, inşaat ve enerji gibi sektörlerde mümkün olan en düşük seviyede karbon salımı ile üretim yapılmasını sağlamak; doğal kaynakların verimli ve etkin kullanımını gerçekleştirebilmek. İnsan aktivitelerinden kaynaklanan emisyonların önemli bir bölümünün doğrudan ya da dolaylı yoldan enerji tüketimine bağlı olduğu düşünülürse, karbon-nötr ekonominin hedeflediği karbon salım azaltımının ekonomiye enerji tasarrufu ve güvenliği olarak yansıyacağı çıkarımı yapılabilir. Aynı zamanda, karbon nötr ekonominin, karbon salımını azaltırken ekonomik aktivitelerdeki kaynak kullanım verimini artırarak ekonomik kalkınmayı da destekleyeceği öngörülebilir. Karbon-nötr ekonomi modelinin uygulanması esnasında ihtiyaç duyulacak olan yenilenebilir enerji ve verimlilik teknolojileri alanında yeni iş modelleri ve üretim teknolojilerinin geliştirilme süreci, ekonomiye istihdam ve bilgi sermayesi olarak yansıyıp yerel kalkınmayı destekleyebilir. Kısacası karbon-nötr ekonomi politikaları, ekonomi, çevre ve doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı en aza indiren ve tüketim modelleri ile ürünlerde ekolojik verimliliği yükselten, aynı zamanda yerelin dinamiklerini geliştiren/büyüten bir yeşil kalkınma modeli olarak artık karşımızda. Şehirlerin, çevreyi koruyup, emisyonları azaltıp ama aynı zamanda kalkınmayı sağlayacakları bu türden politikalar önümüzdeki yılların önemli gerçeklerinden birisi olacak gibi duruyor.

 

Özel ve anonim alan arasında bir ara-yüz gerekli mi?

Büyüyen şehirler için kendi coğrafyamızda cevaplamakta zorlandığımız can yakıcı bir soru var. Şehrin anonim kuralları nasıl yazılacak? Devasa kentlerde yaşam kalitesini sağlayacak nizam nasıl kurulacak?

Şehir anonimleşen bir mekân; tanımadıklar arası ilişkinin düzenlenmesiyle hayat buluyor. İnsanlar büyük şehirlerde kendi özel alanlarından tanımadıkları insanlarla dolu bir okyanusa her gün kendilerini atıyorlar. Başka bir deyişle sürekli tanıdıklar arası nispeten huzurlu özel ortamdan bilinmezlerle dolu anonim hayata yolculuk yapılıyor.

Bu yolculuğun güvenle ve emniyetle geçebilmesi için birbiriyle ilişkili iki duruma ihtiyaç var. Birincisi bilinmezliklerin getirdiği huzursuzluğu bir nebze de olsa rahatlatan anonim/kamusal kurallar. İkincisi ise bu kuralların uygulanmasını kolaylaştıracak yarı-tanıdıklar arası bir ara-yüz. Tanımadıklar arası anonim alanın temel düzenleyicisi yasal haklar ve sorumluluklar. Birey, anonim alanda kendi nefsini ve refahını optimize etmeye çalışırken, yasal müeyyideler nefsi sınırlamaya çalışıyor. Bu terbiye sürecinde yasal cezai müeyyidelerin yanında ahlaki müeyyidelerin etkisi sınırlı olabiliyor. Ulaşımdan örnek vermek gerekirse, kendi özel alanında başkalarını düşünen, şefkatli, tanıdıkları arasında iyi olarak tanınan bir kişi, hızla çıktığı anonim alanda kendi aracıyla bir anda başkalarını rahatsız eden bir trafik canavarına dönüşebiliyor. Tanıdıklar arası yaptığı hareketlerden muhtemelen utanç duyacak bu kişi, kimsenin onu tanımadığı anonim alanda fütursuzca davranabiliyor. Cezanın toplumsal terbiye anlamında pek işe yaramadığı da görülüyor.

İşte tam burada bu ara yüze ihtiyaç var. Kentsel ihtiyaçların büyük bölümünün karşılanabildiği olanaklara sahip, mahalle ölçeğinden büyük bu ara-yüzün bizdeki karşılığı semt. Klasik Türk şehrinde oluşmuş ama süreç içeresinde kaybolmuş bu ara-yüz genelde dört, beş mahalleden oluşuyor ve merkezinde insanların eğitim, sağlık, eğlence ve bakım ihtiyaçlarının büyük kısmı karşılanmaya çalışıyor. Yarı tanıdıklar arası gelişen bu ara-yüzde birey kimlik olarak nispeten görünür durumda ve tam olarak anonimleşemiyor. Bu alanda sadece haklar ve cezai müeyyideler yok, bireyin kendi nefsi dışında hiçbir şeyi düşünmeden yaptığı amellere ayna tutabilen, anonim alanda unutabilen utanma duygusunu tekrar hatırlatan bir mekânsal oluşum var.

GELARD’ın amacı da aslında bilinen ve Türk şehrinin ana omurgasını oluşturan semt ve merkezindeki külliyeleri yeniden canlandırabilmek, anonim ortamda huzursuzca koşuşturulan şehirler yerine mümkün olduğunca semt ve külliye formunda yerel hizmet sağlayarak artık çığırından çıkan ve gelecekte sürdürülemez olan hareketliliği yumuşatıcı mekânlar tasarlamak/planlamak.  

 

 

 

 

 

[1] Bu yazıda şehir ve kent eş anlamlı olarak kullanılmadı. Kent, şehir ve şehirleşme özellikleri gösteren yerlerin bütünü olarak tanımlandı ve kullanıldı.

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.