9°C
ANKARA HAVA DURUMU9°C Çok Bulutlu
İLETİŞİM 0 312 5281010

Araştırma Yazıları

Gelard

 ŞEHİRLERE RUH KATMAK /Hatice Tezgel / Makina Mühendisi

- +
 ŞEHİRLERE RUH KATMAK  /Hatice Tezgel / Makina Mühendisi

 

Hayata gelişimiz ve yaşamımızın devamı, insanın insana, insanın hayvana, insanın doğaya   hem maddi hem de manevi muhtaçlığına bağlı bir denge üzerine kurulmuştur. Yaşamın devamı için gerekli olan bu mecburi muhtaçlık  diğer tüm yaratılmış türlerle sürekli irtibat halinde olmamızı hatta yaşamamızın  yaşamalarına bağlı olduğunun farkına varmamızla birlikte olabildiğince dengeyi korumaya çalışarak türlerinin devamı  için hassas davranmamızı gerektirmiştir.

Tüketme ihtiyacımız üretmemizi gerektirmiş, ürettiklerimizin artanını ilk dönemler karşılıklı takas ederek ticareti geliştirmiş, kar etme duygusunu tatmışız. Önceleri kar etme bireysel ve münferit iken  kitleselleştirmişiz. Daha fazla kar elde etmek için yöntemler geliştirmeye başlamışız. Daha az maliyet,  daha az ve düşük ücretli daha yoğun çalışan işçi, daha çok ve daha hızlı üretim ve üretilenleri pazarlayacağımız aşırı tüketen bir topluluk. Hayatımızın her alanında önceliğimizi kar etme duygusunun kaplamasıyla birlikte çok tükettiği halde tükettiğinden haz alamayan, çok yoğun çalışıp çok az kazanan, tüm enerjisini yalnızca sermayeyi arttırmaya adamış bir toplum oluşturduk. Kurduğumuz maddeyi önceleyen sistem sayesinde önce insanı doğadan, sonra insanı insandan kopardık. İnsanın muhtaç olduklarıyla tüm dostane bağlarını koparmamız doğadan yoksun, mimari açıdan kendine özgülük taşımayan,  hızlı inşasından kaynaklı özensiz ve emeksizliği bariz beton yığınlarından oluşmuş şehirlerde yaşayan mekanikleşmiş mutsuz bireyler oluşturduk.

DOĞANIN İNSAN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNE ETKİLERİ

İnsan; var olma sürecinden itibaren doğa ile ilişkilendirilmiş hatta ona ait bir parçaymış gibi görülmüştür. Antik Çağ’da tüm varlıkların dünyada bulunan  ateş, su, hava ve toprak elementlerinin türevi olduğu düşünülmüş, doğaya aitlik 17. yüzyıla kadar da maddi ve manevi dostça  bir ilişki içinde devam etmiştir. Yaşamlarının her alanında doğayı önceleyen kızılderililer “Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol. İster insan ister bitki olsun. Doğa bizim için değildir, o bizim parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.” diyerek insanla doğayı koparılamaz bir bütün olarak görmüş, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.” sözüyle de Mevlana adeta  her dönem ve her inançta insanla doğanın birbirlerine ait olduklarını göstermiştir. Doğanın insan üzerindeki çekim etkisinden midir bilinmez her inançta doğaya sığınma mevcuttur. III. yüzyılın sonlarında insanlar yalnızlık içinde ibadetlerini yerine getirmek, varlığı ve var edeni düşünebilmek için   çöllere ve dağlara çekilmeleri ile manastır hayatını başlatmışlardır. İslam dininin doğuşu da toplumdaki yanlışlıkların verdiği rahatsızlığın sığınılan mekanı olan Hira mağarasında olmuş, kutsal kitabımızda iyiliğe karşılık ödül vaadi olan cennet tasvirinde altından ırmaklar akan yeşilliklerle bezeli bahçelere yapılan atıfla da  adeta doğa ile başlayan kutsal yaşam hareketinin  yine doğa ile ödüllendirilerek  muhtaçlığımız gözler önüne serilmiştir.

 Belki de bu aitlik ve muhtaçlıktan kaynaklı doğal ortamların insanın ruhsal durumuna olumlu katkısı her dönem araştırma konusu olmuştur.

Toprağın, negatif yüklü elektronlardan oluşan yüzeyi, yerle  fiziksel temas esnasında küçük partiküllerin vücut tarafından emilmesini sağlayarak vücuda giren bu atomların, kronik ağrı ve iltihaba neden olan pozitif yüklü elektronların saldırısını önlediği bulunmuş, ayrıca toprağın enerjisinin vücut içindeki doğal elektriği de onararak, insan vücudunun fizyolojisini yöneten karmaşık biyoelektriksel devreleri düzene soktuğu tespit edilmiştir.

İnsanın doğa ile direkt olarak iç içe olmaları (aktif kontak) yanında parktaki çiçekleri seyretme veya  bir pencereden ağaçlara bakma gibi doğayı sadece görme yoluyla da (pasif kontak) ondan çeşitli faydalar elde ettikleri, hatta bu tür alanların yakında mevcut olduğunun ve istenildiğinde kullanılabileceğinin bilinmesinin bile insanlara çeşitli psikolojik faydalar sağladığı belirtilmektedir (Ulrich ve Parson, 1992).  [1]

Doğanın insan üzerindeki teskin edici etkisinden dolayı  yaşanılan alanlar doğal ortamdan koparılmadığı gibi insan psikolojisine etkisi üzerine deneysel çalışmalar yapılmış hatta  tedavi amaçlı kullanıldığı da olmuştur.

Çevre psikolojisi üzerine çalışan Roger Ulrich doğayı ve doğal manzaraları seyretmenin insanların psikolojik sağlığına olumlu etkileri olduğu hipotezinin geçerliliğini test etmek için bir dizi deney yapmıştır. Bunlardan ilkinde (Ulrich, 1979) görsel peyzajın final sınavından çıkmış stresli öğrencilerin duygusal durumları üzerindeki etkilerini araştırmıştır. Araştırma sonucunda doğa manzaraları seyreden öğrencilerin stresleri azalırken, yapılaşmış kent manzaraları seyreden öğrencilerin sınav çıkışındaki durumlarından daha stresli hale geldikleri gözlemlenmiştir. Heerwagen (1990) bir diş kliniğinde sırasını bekleyen hastalar üzerindeki endişe ve huzursuzluk üzerine bir araştırma yapmış, bekleme odasındaki karşı duvarda büyük doğal bir manzara resmi asılı olduğu günün hastalarının duvarın boş olduğu günün hastalarına göre daha az stresli olduklarını çeşitli fizyolojik yöntemlerle ölçmüştür.  Görsel çevre kalitesi ile insanların fiziksel sağlığı arasındaki ilişkileri konu alan çalışma sonuçları, hapishanelerde gerçekleştirilen çalışmalarla da uyum içerisindedir. Örneğin, Moore (1982) bir araştırmasında hücrelerinin pencereleri doğaya bakan mahkumların hapishane stresi semptomları olarak kabul edilen sindirim sistemi hastalıklarına, baş ağrılarına ve diğer bazı rahatsızlıklara daha seyrek maruz kaldıklarını göstermiştir.[2]  Evliya Çelebi’nin Edirne’deki II. Bayezid Darüşşifası’nda ruh ve akıl sağlığı hastalarına uygulanan tedavi yönteminin, onlara suları seyrettirmek, çiçekleri seyrettirip koklatmak, müzik dinletmek olarak aktardığını belirtir.[3]

Ruh dünyamıza yapacağımız küçük bir yolculuk, iç sesimize bir kulak kabartısı ile doğaya olan ihtiyacımızı fark edebiliriz. Geçmişe dair özlemi içinde barındıran, düşündüğümüzde yüzümüzde tebessüm bırakan çocukluk anılarımız; toprak yollar veya çiçeklerle bezeli kırlarda özgürce koşmamız, büyük bir zevkle tırmandığımız ağaçlar,  şırıl şırıl akan suları avuçlayarak içmenin ağzımızda bıraktığı tat, dalından kopardığımız meyve ve sebzelerin yüreğimize bıraktığı izler ile göğün karanlığını aydınlatan yıldızları barındırır içinde. Çalışma hayatının yoğunluğundan boğulan ruh dünyamızı canlandırmak için izinlerimizi ya doğanın uçsuz bucaksız denizinin kollarına atarak kendimizi, ya da ormanda kuş cıvıltıları eşliğinde yürüyüş yaparak veyahut köylerimizde toprağın bereketinden  faydalanmak için ekip biçerek geçiririz. İleri yaşlarımızda hangimizin aklından bahçeli bir evde toprakla haşır neşir olmak geçmiyor ki?

Doğanın insan psikolojisi üzerindeki bu olumlu etkisi biolog Edward O Wilson’un biyofili akımını başlatmasını sağlamıştır. Biyofili; ‘yaşama ve yaşayan sistemlere karşı duyulan sevgi’ anlamına gelmektedir.[4] Biyofilinin temel felsefesi doğadan ders almak, doğal unsurları korumak, zarar görmüş veya kaybolmuş değerleri tamir etmek ve iyileştirmek üzerine kurulur. Edward O. Wilson 1984 yılında yazdığı “Biofili” adlı kitabında “insanın yaşama ve doğanın süreçlerine yönelik doğuştan gelen bir yetisi” olduğunu söyler. Bunun kanıtını da eski Mısır, Pers, Çin Endülüs te yer alan sanatsal ve muhteşem bahçelerinde bulur. Kavramın mimariye yansıması olan biyofilik tasarım, yaşadığımız, çalıştığımız ve eğitim gördüğümüz mekanların yaratıcı tasarımı anlamına geliyor. insanların daha hızlı iyileşebileceği hastaneler; çocukların daha başarılı olacağı okullar; çalışanların daha verimli olacağı ofisler; insanların komşularını daha iyi tanıdığı ve ailelerin daha mutlu yaşadığı toplumlar yaratmak.

 

BİYOFİLİK TASARIM ÖRNEKLERİ

HAYATA İNSANI MERKEZE ALARAK DOKUNMAK

Richard Louv, “Doğadaki Son Çocuk” adlı kitabında şöyle der. “Doğanın sessiz bilgeliği, şehir görüntüleri gibi her yerdeki ilan tabelaları ve reklamlarla sizi aldatmaya çalışmaz. Sizi herhangi bir örneğe uymak zorundaymışsınız gibi hissettirmez. Sadece oradadır ve herkesi kabul eder..!”  Yaşama amacını yalnızca sermaye artırımına yönelik dönüştürdüğümüz günümüzde; belirli saatler arasında dört duvara sıkıştırdığımız, birçoğunu gün ışığından mahrum bırakarak daha hızlı üretebilmeleri için hızı önceleyen araç, asansör, yürüyen merdivenlerle mekanikleştirdiğimiz adeta hayatlarını ipotek altına aldığımız bireylerin beden ve ruh sağlıklarını korumak  adına yaşam alanlarını insanı merkeze alarak düzenlemek onlara karşı yükümlülüğümüzdür. Birçok bireyin doğanın uyanışına, günün başlangıç ve bitişine şahit olamadan tükettiği zamanının geri kalanını yine birçoğunun yalnızca dinlenebilmek için kullanabildikleri evlerine ulaşmak amacıyla  yürüdükleri yolları, yaşadıkları mekanların çevresini,  gözlerinin değdiği alanları küçük dokunuşlarla renklendirerek yüzlerinde küçük bir tebessüm bırakabilmeliyiz. Gözün değdiği her yerde çok  keskin hatlarla aynı tornadan çıkmış gibi duran cam kaplamalı çok katlı binalar gerek renksizlikleri gerekse soğuk duruşlarıyla istemsiz bir hüzün çökertiyor ruh alemine. Bazı alanlarda daha yumuşatılmış hatlar, geçmiş kültürüyle de barışık  küçük sanatsal dokunuş ve farklı renklerle dış yüzeyleri canlandırıp psikolojik uyanışa sebep olabiliriz.

Kaldırım taşlarını sıradanlığından kurtarıp farklı motif ve desenlerle yürüme yollarını şenlendirmeli, bazı noktalardan çimlerin sürprizlerine fırsat vermeliyiz. Yürüyüş yollarının çevresini doğal güzelliklerle birleştirmeli, çiçek kokuları ve kuş cıvıltıları ile tüm duyu organlarına hitap edebilmeliyiz. Mesafeleri kısaltmak ve hızlı ulaşım adına araç yollarına verdiğimiz ihtimam ile kesintisiz sürüş keyfini yaşatırken, hayatlarını belirli kalıplarla dizayn ettiğimiz bireylerin doğayla gözle de olsa temasını sağlamak adına yürüyüş yollarına da gerekli özeni göstermeli kesintisiz yürüyüş imkanı sağlayabilmeliyiz. Bu anlamda trafiğin hızlı akışından ve tehlikelerinden korumak adına yaya üst geçitlerini artırarak birçok ülkenin simgesi haline gelen üst geçitlerin statiğine önem verdiğimiz gibi şehre uyumuna ve insan ruhuna hitap edecek estetiğe sahip olmalarını sağlamak ta önceliklerimiz arasında olmalıdır.

      Yorgun bireylerin direk temas sağlayabilecekleri ruhsal yorgunlukların sığınılacak limanı olan doğal alanlar şehir merkezlerine yakın alanlara serpiştirilmeli, bu alanlarda kişilerin küçük çaplı da olsa tarım yapabilecekleri hobi bahçeleri bulundurulmalıdır. Akan suyun dinlendiricilik özelliği göz önünde bulundurularak suni de olsa sulak alanlar çoğaltılmalı, değişik hayvan türlerinin özgürce yaşayabilecekleri ortam sağlanarak bireylerin bu türlerle doğal ortamlarında tanışma fırsatı sağlanabilmelidir.  Doğayla şehri harmanlarken eşitlik ilkesi gözetilmeli aynı şehir içinde keskin bir hat gibi insanlara sosyal konumlarını haykıracak dizaynlardan sakınılmalıdır. Gerek bireyler arasında gerekse toplumsal bazda kişileri düşüncelerine,  görünüşlerine, ırklarına, cinsiyetlerine yaptıkları işe ve kazandıkları ücretlere göre kategorize ettiğimiz bu dönemde insanlığın ortak malı olan doğayı sadece kendi belirlediğimiz standartlara göre statüce yüksek gördüklerimizin imkanına sunmak hakkına sahip değiliz. İnsandan önce var olan doğadan her birey yararlanma hakkına sahiptir çünkü toprak ve su tüm insanlığın kamusal malıdır.

[1] Halil Özgüner/Doğal Peyzajın İnsanların Psikolojik ve Fiziksel Sağlığı Üzerine /EtkileriSüleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2004, ISSN: 1302-7085, Sayfa: 97-107

[2] Halil Özgüner/Doğal Peyzajın İnsanların Psikolojik ve Fiziksel Sağlığı Üzerine /EtkileriSüleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2004, ISSN: 1302-7085, Sayfa: 97-107

[3] Kazım Yıldız, Şengün Sipahioğlu, Mehmet Yılmaz, Çevre Bilimi ve Eğitimi, 2. Basım, Ankara,2009,Gündüz Eğitim ve Yayıncılık,s.17

[4]  https://www.britannica.com/science/biophilia-hypothesis

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.